Sorun şurada ki, bir sistemin parçası olarak dünyaya geliyoruz.
Biyolojik yaşamımız “bebeklik, çocukluk, ergenlik, yetişkinlik ve yaşlılık” evrelerinden oluşuyor.
Yaşamımızda bilinç aşamasına giriş yapabilmemiz için en az 15 yılın geçmesi gerekiyor. Bundan öncesi aile, çevre ve eğitim kurumları tarafından bombardımana tutulan duyum ve algı aşamalarımız.
Önemli bir problem de burada. Bilinç aşamasına bu bombardıman etkisi altında giriyoruz.
Öte yandan, günümüzde ortalama insan ömrünü 70 yıl kabul edersek, bunun 1/3’ü, yani yaklaşık 23 yılı uykuda geçiyor.
Demek ki, bilince ulaşabilme ve bilinçle yaşayabilme için biyolojik olarak bize tanınan süre, üç aşağı beş yukarı 30 yıl civarında.
Doğuştan verili temel içgüdülerimizin doğal olarak karşılandığı bir dünyada keyif sürebilmek için, bu süre hiç de fena bir süre sayılmaz.
Ama kazın ayağı maalesef öyle değil.
Yaşamı akıl ve beden sağlığı ile sürdürebilmemiz için temel içgüdülerimizin tatmin edilmesi şart. Aslında bunlar bir kaç tane ve haklı olarak da yaşamın olmazsa olmazları : “Beslenme, korunma, barınma, üreme”.
Bu günkü dünyada bunların tamamı doğadan koparılarak alınmış, özelleştirilerek vitrinlerde sergilenen ulaşılması güç pahalı ticaret metaları haline getirilmiş durumda.
Bizler hiç şüphesiz ki evrenin canlı bir parçası olarak dünyaya geliyoruz. Temel içgüdülerimiz bizde, bunların tatmini için yeterli olanaklar da doğada mevcut. Ama bu ne inanılmaz ve ne korkunç bir çelişkidir ki, biz insanlar uzun sürelerden beridir, daha dünyaya gelmemizden önce bizden çalınmış olan yaşamımızın temel taşlarını tekrar geriye alabilmek için ömürlerimizi veriyoruz. Birini tamamlayabilsek bir diğeri eksik kalıyor. Halbuki olması gereken, insan yaşamının bu temel taşların üzerine inşa edilmesi değil midir !?
Mevcut sistemi beğenmiyorsak, başkasını seçip orada yaşamak gibi bir olanağımız da yok.
Mevcut sistemi beğenmiyorsak, başkasını seçip orada yaşamak gibi bir olanağımız da yok.
O halde yaşamımızı anlamlı kılabilmemizin tek çaresi, onu insanlığın doğru zincirine bir halka olarak eklemlendirebilmektir. Zira insan ömrü kısa ve tek başına anlamsız, ama insanlığın ömrü uzun ve anlamlıdır.
Bunu, bu formatlanmış kısa ömürlerimizde tek başımıza başarabilmemiz hiç de kolay değil elbet. Kendimizi yeniden yaratmamız, tasavvuf tabiriyle “ölmeden önce ölmeyi” ve ardından yeniden doğmayı başarabilmemiz lazım. Bu da bilgi, arınma ve uygulayabilme gerektirir. Tarihte bunu başarabilenler, geniş insan kitlelerine yön verebilen peygamberler, büyük düşünce önderleri olabilmişlerdir.
Bu bağlamda, aşılması güç bir başka problem daha çıkıyor karşımıza. Yaşamakta bulunduğumuz dünyayı asıl kabul ediyoruz. “Zamana ve yaşama” bakışımız hep kol saatimiz ile ve çevremizde gördüklerimiz, bulduklarımızla sınırlı oluyor. Sanıyoruz ki, herşey her zaman hep böyle idi.
Halbuki hiç de öyle değil. Hiç bir şey her zaman hep böyle değildi ve gelecekte de hep böyle kalmayacak. Bizim yaşantımız geçmişten geleceğe uzanan zincirin sadece minik bir ara halkası. Herşeyden önce bunun bilincine varmamız lazım.
Onun için en iyisi, gelecek yazıdan itibaren ben herşeyi en baştan başlayarak anlatmaya çalışayım klavyemden geldiğince ...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder