27 Aralık 2010 Pazartesi

ÇEKİRGE`YE MEKTUPLAR : "Zaman’a ve Yaşam’a Dair" - 17


YEDİNCİ BÖLÜM : “KENTSEL DEVRİM”

(İÇİNDE HER TÜRLÜ MELANET VARDIR Kİ, ‘ŞEHİR’ İNSANI BOZAR – Mühim bir zat)

Yine büyük hocamlarla başlayalım Çekirge :

“NEOLİTİK toplumlar hiç bir zaman krallıkların karmaşıklığına ulaşmamıştır. Bunlar hiç bir zaman büyük kentler ya da saray, tapınak gibi çevrelenmiş büyük yapılar kurmamış, kayıt tutmak için yazıya gereksinim duymamış ve bir yüksek öğrenim geleneği ya da kurumsallaşırılmış bir bilim geleneği oluşturmamışlardır. Bu özellikler ancak NEOLİTİK toplumlar birleşerek uygarlıklar oluşturduğunda ortaya çıkmıştır ki bu, insanın toplumsal evriminde ikinci büyük dönüsümdür. Bu devrimden genellikle Kentsel Devrim olarak söz edilir. 


Adı ne olursa olsun, Yakın Doğuda yaklasik 6.000 yıl önce başlayan değişiklikler, kentler, yüksek nüfus yoğunlukları, merkezi politik ve ekonomik Kurumlar, bölgesel devletlerin ortaya çıkışı ve örgütlenmesi, karmaşık ve sınıflı toplumların gelişmesi, anıtsal mimari ve yazı ile yüksek öğrenimin balaması gibi tüm toplumsal ve tarihsel sonuçlarıyla birlikte, ilk uygarlıkları getirmiştir. Bu kez, bulundukları yerlerin nüfus taşıma sınırları dolmuş ve giderek artan büyük nüfusları ayakta tutmak için tarımsal üretime geçme gereksinimi nedeniyle başka bir tekno-ekonomik devrim olmuştur.

Kentsel Devrim, 18. yüzyıl Avrupa`sında kök salan Endüstri Devrimine kadar, insan ve teknoloji tarihinde sonuçarı bakımından rakipsiz bir dönem olduğunu kanıtlamıştır. İlk uygarlıkların temellerini, Neolitik bahçecilikten oldukça farklı yeni ve yoğun bir tarım biçimi oluşturmuştur. Bu yeni biçimde, basit bahçeciliğin yerini, devletin çalıştirdığı mühendislerin gözetiminde vergi affı karşılığında ücretsiz çalıştırılan gruplarca kamu yatırımları olarak yapılıp, bakımı yapılan geniş ölçekli “sulama ağlarına” dayalı “sulamayla yapılan tarım almıştır. Eski dünya`daki çapa ve kazmanın yerine öküzle çekilebilen pulluk gelmiştir. Yaşamaya yeter düzeydeki çiftçilik, yerini, vergilenebilir, saklanabilir ve yeniden dağıtılabilir büyük tahıl fazlası üretimine bırakmıştır. Bu karmaşık tarımsal üretim düzenini yönetmek için bir firavun ya da kralın egemenliğinde merkezi politik güçler ortaya çıkmıştırr. Kentsel Devrim, “sulamayla tarım” ve merkezi bir devlet yönetiminin yanında, çok daha büyük nüfusları, kent merkezlerini, yasa zorlayıcı kurumlari (ordu, vergi toplayıcılar ve polis), genişlemis ticareti, saray ve tapınakları, bir ruhban sınıfını, dinsel kurumları ve yüksek öğrenimi ayakta tutmuştur. Böylesine bürokratik bir biçimde yapılanmış toplumlarda matematik, tıp, astronomi yazı yazmayı bilen aydın kişilerce geliştirilmiştir.

Bataklıkların kurutulması, baraj, bent, set kanal, teras, su tutma yeri ve su kıyısı banklarının yapılması ve kanalların temiz tutulması gerekli olmuştur. Suyla ilgili anlasmazlıkların bir Kurumca çözülmesine, tahıl fazlalığının saklanıp, korunmasına ve yeniden dağıtılmasına gerek duyulmuştur. Coğrafi yapıyla ilgili koşul ve veriler ile sulamayla yapılan tarım tekniklerinin birbirlerini etkilemesi, dayatmacı bir devlet kurulması yönündeki eğilimleri güçlendirmiştir.

Sıkışık doğal ortamlarda çoğalan Neolitik nüfus, kısa sürede çöl, çağlayan ve denizlerle çevrili doğal sınırlara kadar dayanmış, bu ise tarımsal yiyecek üretiminin artırılması zorunluluğuna yol açmıştır.

SAVAŞLAR SÜREGEN DURUMA GELMİŞ VE BİR YERLEŞİM YERİ ZATEN DOLMUŞSA, İNSANLAR ARTIK AYRILIP YENİ BİR TARIM TOPLUMU OLUŞTURAMAYACAKLARI İÇİN, ELE GEÇİRİCİ VE İNSANLARI BUYRUK ALTINA ALICI BASKINLARIN DA ÖTESİNE GEÇMİŞTİR. 


SAVAŞLARDA YENENLER SADECE TOPRAKLARI VE KÜÇÜK SULAMA YAPILARINI ELE GEÇİRMEKLE KALMAMIŞ, YENİLMİŞ GRUPLARI BUYRUKLARI ALTINA ALIP ONLARA EGEMEN OLMUŞ VE ONLARIN YAŞAMLARINI, TARIMSAL YAPILARIN BAKIMINDA KÖLE VE KÖYLÜ OLARAK ÇALIŞMALARI KARŞILIĞINDA, BAĞIŞLAMIŞTIR. 

 
BU SÜREÇ BİR KEZ BAŞLADIĞINDA, GÜCLERİ BİRLEŞTİRME VE MERKEZİLEŞTİRME YÖNÜNDEKİ TARİHSEL HAREKET ARTIK GERİ DÖNDÜRÜLEMEZ BİR ŞEKİL ALMIŞTIR, BÖYLECE, NEOLİTİK TOPLULUKLAR GİDEREK ARTAN BİR BİÇİMDE SINIFLARA AYRILMIŞ VE BU DURUM, BÖLGESEL GÜÇLER YEREL OLANLARI İÇİNE ALDIKÇA, TARIMLA UĞRAŞAN ALT SINIFI YÖNETEN EGEMEN BİR SEÇKİN SINIFIN OLUŞMASIYLA NOKTALANMIŞTIR. ÇEVRE VE NÜFUS YAPISIYLA İLGİLİ BU KOŞULLAR NEREDE ORTAYA ÇIKMIŞSA, UYGARLIĞIN VE DEVLETİN ORTAYA ÇIKMASI DA ORADA YİNELENMİŞTİR.

TARİHİN “BİR LANETLİ ŞEYİN ARDINDAN BİR DİĞERİ” OLARAK GÜLÜNÇLEŞTİRİLEN BENZERSİZ BİR OLAYLAR ZİNCİRİ GİBİ DÜŞÜNÜLMESİ ÇOK KOLAYDIR.”

Yaa işte böyle Çekirgeciğim, işte böyle ! NEOLİTİK DÖNEM`e geçtiğimizde ben sana “dazır dazır” söylenip, “bangır bangır” bağırarak söylememiş miydim, “bir kere bu yol açıldı, artık bundan sonra daha çook bu işin kakası çıkacak” diye de, sen de “dudak büküp” için için  “acaba mı !?” diye bana inanmamıştın ya ; buyur işte, “al şimdi bir de buradan yak” bakalım ! Herhalde koca koca hocalar da üfürüyor değiller, değil mi ama !?

Kentsel “DEVRİM” miş ! Hah, adı batsın ki, bu bizim bildiğimiz o güzelim devrimlerden değil. Aha işte, herkes “burası benimdir, göz koyanın gözünü oyarım” diye kendine uygun bir mekan seçip, kuluçkaya oturan tavuklar gibi üzerine tünemeye çalışmakta ! Atasözü boşuna söylenmemiş “suyun başını tutmak” diye. Su “hayat”tır ; su başları da en kıymetli yerler. Tut suyun başını, dön köşeyi ! Bir başkaları da “oralar nah senin !” diye “Bursa kılıç kalkan ekibi” gibi kuşanıp onlara dalıyor ! Yani gücü gücüne yetene ! Halbusem, kimin malın paylaşamıyorlar ki bu gavatlar !? Ulan, “Allah Baba” elaleme tapu senedi mi dağıtıyor !) Ellerinden gelse, bütün evreni parselleyip üzerine oturacaklar. (Zaten bu günkü durum da aynen budur !) Kimse de sesini çıkarıp “durun ulan, kafayi mi yediniz manyaklar !?” demedikçe, vallahi sonradan bunun daha beterini de yapıp, bu arsız takımı “Allah Baba”ya vekaleten, bırak bu evreni, para karşılığında “öbür dünya”nın cennetindeki mutena arazilerin tapu senedlerini ve dubleks dairelerin anahtarlarını bile dağıttılar saftirik garibanlara ! İşgal edip “benimdir” diye üzerine oturdukları “evren`e ait” parçalara bari biraz saygı gösterip de, kendi ömurleri boyunca keyfini sürseler haydi “neyse ne” diyeceğim ama,  üstüne üstlük “yooo ! burası hem benimdir, hem de benden sonra da sülalemindir, istediğimiz gibi de kullanırız” dedi sülalelerini sevdiğimin gavatları !

Ardından devlet, firavun, kral, onların sülaleleri, onların hoşşikleri, memurlar,  vergicileri, askerleri, polisleri, din adamları bir yığın hazır yiyici türedi de türedi ! Peki ama, bu kadar hazır yiyici takımını kim yedirip içirecek !? Kim olacak ki, işte gariban takımı onlar için fazla mesai yapıp, avantalarını verecek tabii ! Ufaktan ufaktan başlayan sömürü düzeni, giderek sömürüleni çok daha fazla düzer hale geldi. İnsanlar iyice ayrışarak, soylular, soysuzlar, köleler, efendiler, yönetenler, yönetilenler, it gibi çalıştırılanlar, avantadan geçinenler, zenginler, fakirler, köylü şehirli.… hasılı kimilerinin (bunları yazarken moralim bozuluyor, tepem atıyor ama, haydi yine dilime elime hakim olup kibar söyleyeyim) eli kimilerinin cebinde, vaziyet “bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete” vaziyetleri !

Birbirlerini oyma ve birbirinin yerine konma, birbirinin malını hacılama savaşları başlamış da ne, “dıgıdak dıgıdak dört nala” sürüp gidiyor.

Asur Kralı (Sargon`du galiba pezevengin adı, yanlış ise Sargon beyefendiden peşinen özür dilerim) saray duvarlarını kestirdiği kafaların tas`larından ördürüyor, yüzdürdüğü insan derilerini de tefriş için mefruşatlarda kullandırıyor ayı ! (Hakiki ayılardan özür diliyorum !)



Bu arada tarih kitapları, “artık ilk uygarlıkların kurulmaya başlamasıyla, tarih dönemlerinin başlamış olduğunu” yazar. Doğrudur, bilimde, teknolojide bir çok gelişme var. Ama insanlığın bu genel gidişine “uygarlık” deniliyorsa, ben de “Brad Bitt”im !)

Bu dönemde (işte adına “uygarlık” denen) bu sosyolojik oluşumlar :

Mezopotamya`da (ki, ‘Mezopotamya’, iki ırmak arasındaki ülke anlamına gelmektedir. Yani malumun vechile, bizim bugünkü adlandırmamızla ‘Fırat ve Dicle’ nehirlerinin arası) Ur, Uruk, Sümer, Asur, Babil ;
Nil nehri etrafında Eski Mısır ;

İndus (Hindistan) nehri etrafinda İndus uygarlıkları ;

Sarı Nehir etrafinda Çin ;

Orta Meksika uygarlıkları, Maya`lar, İnka`lar

ile başlayıp, evrile, devrile, devşirile, değise, darala, genişleye günümüze kadar gelirler.

Hoş, bunlar daha ‘iyi günler’. Bir de gelecek bölümde “Endüstri Devrimi” melanetini gör de, o zaman bu günlerin kıymetini anlarsın gayri !

Yüzdük yüzdük, artık serüvenin iyice kuyruğuna yaklaştık Çekirge. Şunun şurasında kaldı 300 yıllık bir dönem ki, onu da gelecek mektubunda hallederiz artik !

Tamam ama bırak zıp zıp zıplamayı hele ! Seni doğurtmayı unutur muyum hiç !!?? Demek ki, gelecek sayının üstüne iki bölüm daha olacak : “Çekirgeli Özel Dönem” ve benim en baba laflarımı edeceğim “Son söz” bölümü ... Sonra “sen sağ, ben selamet” inşaallah… (Ama sen yine de ‘oh be, az kaldı, yırttım gayri !’ diye fazla sevinme ! Benim yazı dizileri ‘Murat Bardakçı’nın ‘Tarihin Arka Odası’ programını aratan cinstendir hani ! Tam ‘bitti’ derken, bir de bakarsın ki, daha yolun yarısındaymışızdır ; kim bilir artık, ‘dizide peşrev olmaz’ demiş atalarımız, artık ‘ne çıkarsa, bahtına !) (Bana bak hele Çekirge ! Ukalalık etme ! Ben öyle dediysem, atalarımız öyle demişlerdir ! Dememişlerse de, ben de senin bir atan olarak, ‘ben dedim’ işte !)… (Tövbe, tövbe yahu, ne cins Çekirgeler var yahu bu dünyada ….. !!!!!)
 
                                                                                                             (Devamı gelecek yazıda ...)

ÇEKİRGE`YE MEKTUPLAR : "Zaman’a ve Yaşam’a Dair" - 16


ARA BÖLÜM : 6+1 : ÖKÜZ  1 – KADIN  0



Bu bahise ben karışmayayım da, “çok baba tipler” anlatsın gayri ! Ben belki, dayanamayıp da en sonunda, bir iki çift laf ederim gayri !


“Dilimizde bugüne kalan, soy yaşayışının serpintileri vardır, fakat belleğimizde bundan hiç bir iz kalmamıştır. Çocukların yabancı kimselere "amca" ve "teyze" veya "büyükbaba" ve "büyükanne" demeleri, bir köyde yaşayan insanların birbirleriyle akraba oldukları o eski düzenin kalıntılarıdır. Kendimiz de bazen "kardeşler" der ya da yabancı bir çocuğa "oğlum" demez miyiz ! Örneğin Almanca`da "yeğen" yerine "kız kardeş çocukları" denir. Sebebi de şu ki ta eski zamanlarda kızkardeşin çocukları klanda kalır, erkek kardeşin çocukları ise başka bir klana giderdi. Çünkü, erkek kardeş, evlendiği kızın klanına geçerdi. Kız kardeş çocukları akraba "yeğen" sayılır, erkek kardeş çocukları ise, akrabadan sayılmaz, başka klandan sayılırdı. Eski zamanların Sak devletinde hükümdarlık, oğula değil, hükümdarın kız kardeşinin oğluna geçerdi. Daha geçen yüzyılda Afrika`da Asanti devleti vardı. Hükümdarlarına, erkek olduğu halde "annelerin annesi" anlamına gelen "nine" denirdi. Orta Asya`da Semerkant`ta erkek hükümdarlara eski zamanlarda "sahibe", "hanımefendi" anlamına gelen "afşin" denirdi. Ananın, evin sahibi ve efendisi olduğu matriyarkal düzenden kalma anlamların belleklerde ne kadar uzun yaşadığını gösteren bir çok örnek vardır. Matriyarkal düzenin kalıntıları bu güne kadar unutulmadığına göre klan ve soy çok sağlam kurumlarmış demek ! Peki, madem ki bu kadar sağlamdı, niçin yıkıldı ? Amerika`da soy, Avrupalı istilacıların gelmesiyle dağıldı. Avrupa`da ise soy, daha Amerika bulunmadan binlerce yıl önce, bir ağaç kurdunun kemire kemire çürüttüğü bir tahta ev gibi kendiliğinden yıkılmıştı. Bu yıkılış, erkeğin ekonomiyi yavaş yavaş eline almasıyla başlamıştı. Eski zamanlardan beri, kadınlar toprak işleri ile ugraşıp, erkekler de hayvan güderlerdi. Klanda hayvan sayısı az olduğu sürece, kadının yaptığı iş, yani çiftçilik başta gelirdi. Et, çok seyrek yenir, süt içilmezdi. Kadınların topladığı ürün olmasaydı, evde yiyecek bir şey yok demekti. Zaten o çağarda, yiyecek olsa bile, sofraya çoğu zaman arpa ekmeği ya da bir avuç kuru tane konurdu. Çünkü, fazla bir şeyleri yoktu. Yine kadın eliyle toplanmış bal ya da yaban meyvaları da ekmeğe katık olurdu. Evin efendisi kadın olduğu için, her şeyi kadınlar idare ederlerdi. Fakat, her yerde ve her zaman böyle değildi. Step bölgelerinde hububat iyi yetişmiyordu. Step otları, yerlerini hububata bırakmak istemiyordu. Kökleriyle toprağa sımsıkı tutunmuslardı. Onların kapladığı katı ve ham toprağı çapa ile kazmak zordu. Tırmığa üç dört kadın koşulduğu halde, yine de tırmık, toprağı ancak üstünkörü kabartabilirdi. Şöyle böyle kabartılmış toprağa ekilen tohumu güneş kavurur, kuşlar yerdi. Bunun için de ekinler çok cılız ve seyrek biterlerdi. Bundan başka, kuraklık da kendine göre bir ayıklama yapar, ekinleri yakar, fakat herşeye dayanıklı yabanıl otlara dokunmazdı. Orak vakti gelince de, biçilecek bir şey kalmazdı. Çünkü, yabanıl otların arasından başaklar görünmezdi. Step otları, kovulduktan sonra geri dönmüş düşman ordularının bayrakları gibi dalgalanıp dururlardı. Hububat yerine yabani ot bittiğine göre, bel büküp kol yormaya ne lüzum vardı ! Fakat insanın yabanıl ot diye hor baktığı, hayvanlar için yemdi. Steplerde inek ve koyunlar doya doya otlayabilirlerdi. Step, onlar için, bereketli bir sofraydı. Yıl geçtikçe hayvan sayısı artıyordu. Erkek, bıçağını kuşağına sokup sürüyü güderdi. Çobanın sadık dostu olan köpek, koyunları bir yere toplamakta sahibine yardım eder, bozkırda dağılmalarına meydan vermezdi. Hayvan sürüleri gittikçe çoğalıyor, insana daha çok süt, et, yün veriyorlardı. Ekmek yetmiyordu. Fakat bol bol koyun peyniri vardı. Koyun etinden çorba pişiriliyordu. Böylece bozkırda çobanın, yani erkeğin emeği birinci derecede önem kazanmaya başladı. Erkek, çok geçmeden kuzey ormanlarında da kadını arka plana itti. İsveç`te, kaya üzerine çizilmiş eski bir resim bulunmuştur. Resimde bir çiftçi tasvir ediliyor. Acemice çizilmiş olan bu resimde çiftçi, çocukların çizdiği insanlara benziyor. Resmin iyi ya da kötü çizilmesinin bizce önemi yok. Resim, bizim için sadece bir tanıktır. Öyle bir tanık ki, çiftçinin saban ardınca gittiğini, sabanı da öküzlerin çektiğini apaçık gösterir. Kazmaya çok benzeyen bu sabanın, insanlık tarihindeki ilk saban olduğu söylenebilir. Kazmadan farkı yalnızca şudur : Kazmaya uzunca bir sırık yani ok takılmış ve bu oka insan yerine öküzler koşulmuştur. Sizin anlayacağınız, insan ilk motoru bulmuştur. Çünkü, sabana koşulmuş öküz, canlı bir motor olup, madenden yapılmış traktörün canlı atasıdır. İnsan, öküze boyunduruk vurarak, kendi işini ona yüklemişti. Önceleri insana yalnız etini, sütünü, derisini veren hayvan, artık gücünü de vermeye başlamıştı. Boyunları boyundurukta, hantal fakat güçlü öküzler, tarlalarda saban çekmeye başlamışlardı. Saban toprağı kazmadan daha derin sürüyordu. Sabanın geçtiği yerde evlek evlek sürülmüş kara topraklar uzanırdı. İlk çiftçi, olanca kuvvetiyle sabanın sapına sarılmış, öküzün tüm gücünü harcaması gerekmişti. Hayvana hem toprağı sürdürüyor, hem harmanı dövdürüyor, hem de ürünü taşıtıyorlardı. Sonbaharda öküze harmanda başakları çiğnetip dövdürür, sonra, tekerleksiz bir ağır arabaya koyup hububat dolu çuvalları tarladan eve sürükletirlerdi. Hayvancılık çiftçiliğe yardımcı olmuştu. Erkek, hayvan gütmekle beraber, yavaş yavaş, çiftlikle de uğraşmaya başlamıştı. Bu onun, evdeki nüfuzunu arttırmıştı. Kadının işi de az değildi. Hem dokumak, eğirmek, hem ürünü toplamak hem de çocuklara bakmak gerekiyordu. Fakat artık kadına o eski saygı kalmamıştı. Hayvancılıkta da, çiftçilikte de baş yeri erkek almıştı. Erkeğe evde daha az bağırıp çağırır oldular. Önceleri kaynanalar, hala, teyze ve büyukanneler için evin yabancısı sayılan erkeği evden kovmak işten bile değilken, şimdi ona saygı arttı. Çünkü, yabancı soydan gelmiş olan bu kimse hepsi için çalışıyor, aileyi besliyordu. Öte yandan, klan da, erkeklerin ayrılıp başka klana evlenmeye gitmelerinden pek hoşlanmamaya başladı. Önceleri biri ölünce miras kız kardeş çocuklarına kalırdı. Erkekler artık bu durumu da değiştirmeye çalıştılar. Afrikalı göçebelerden Tuvarekler arasında, miras "haklı" ve "haksız" olarak bölünür. "Haklı" miras, kız kardeş çocuklarına kalır. Ölenin, annesinden aldığı ve üretimde alın teriyle kazandığı şeyler girerdi bu mirasa. "Haksiz" mirassa, savaşta ele geçen ganimet ve alışverişte kazanılan her sey olup, ölenin çocuklarına kalır. Sonunda eski düzen, ihtiyar bir meşe ağacı gibi sarsılmaya başlamıştı. İnsanlar, görenek ve töreleri gittikçe daha fazla çiğnemeye başladılar. Önceleri kadın, evleneceği erkeği evine alırdı. Şimdi ise erkek, kadını evine almaya başladı. Yani eski görenekler bozulmuştu. Bunun için de göreneği bozana bir suçlu gözü ile bakılırdı. Güvey, gelini alıp evine götüremediğine göre, onu kaçırması gerekiyordu. Mızrak ve hançerle silahlı delikanlı ve akrabalar, karanlık bir gece güveyin soyunca seçilmis olan ki
ızın yaşadığı eve sokulurlardı. Köpek havlamaları bütün ev halkını uyandırırdı. Kızın ak saçlı dedeleri, bıyıkları henüz terlememiş kardeşleri silaha sarılırlardı. Dövüşenlerin korkunç bağarışları, kadınların çığlık ve ağlamalarını bastırırdı. Delikanlı, soydaşlarının yardımıyla, çırpınan kızı kucaklayıp uzaklaşırdı. Böylece, aradan yıllar geçmis, eski göreneğin bozulması yavaş yavaş yeni bir görenek olmaya başlamıştı. Kız tarafının akrabasıyla delikanlının çarpışması bir tören şekline girmişti. Kanlı dövüşlerin yerini armağanlar ve başlık almıştı. Hatta, gelini uğurlarken anasının ve kız arkadaşlarının ağlamaları bile, yemek ve içmekle biten bir düğün şenliği olmuştu. Yabancı bir soya, el evine duşmüş genç kızlara yakılan hazin türküler, bazı yerlerde bu güne kadar yaşar. Gelinin kaderi, imrenilecek bir kader olmayıp, çok ağırdı. Kadın yabancı evde, erkeğin egemenliği altına girerdi. Yakınacak kimsesi yoktu. Çünkü, kaynanası ve kaynatası olduğu gibi, kocasının bütün soydaşları da erkekten yanaydılar. Gelin, bir işçi gibi eve alındıktan sonra, herkes onun boş durmamasına, fazla yememesine dikkat ederdi. Artık çocuklar ana soyunda değil, baba soyunda kalıyorlardı. Kan yakınlığı ana tarafından değil, baba tarafından aranmaya başladı. İnsanın adına ve soy adına "filanın oğlu" diye bir ek konuldu. Biz de, insanı babasının adı ile birlikte çağırma alışkanlığı o zamandan kalmıştir. Örneğin "Pyotr Ivanovic", ya da eskiden denildigi gibi "Ivan oğlu Pyotr"...

(M.Ilin, E.Segal – ‘İnsan Nasıl İnsan Oldu’)

*************************************




Hayvanların evcilleştirilmeleri ve sürüler yetiştirilmesi, o zamana kadar görülmemiş bir zenginlik kaynağını geliştirmiş ve yepyeni toplumsal ilişkiler yaratmıştı. .... Daha önce yiyecek elde etmekte kullanılan bütün araçlar geri plana geçti. Avcılık, bir zorunluluk olmaktan çıkarak, bir lüks haline geldi. Peki bu servet kime aitti ? Başlangıçta hiç süphesiz gens`e ! Ama sürüler üzerindeki özel mülkiyetin, çok kısa zamanda gelişmiş olması gerekir .... Kölelik de , bu andan itibaren icat edilmişti. Aşağı aşamada bulunan barbar için, kölenin bir değeri yoktu ….. Erkekler ya öldürülüyorlar, ya da galiplerin tribüsüne kardeş olarak kabul ediliyorlardı. Kadınlarla da, ya evleniliyor, yahut onlar da, yaşayan çocuklarıyla birlikte tribü`ye kabul ediliyorlardı. Ama hayvan yetiştirilmesi, madenlerin işlenmesi, dokumacılık, nihayet tarımın başlamasıyla durum tamamen değişti. Eskiden elde edilmeleri o kadar kolay olan kadınlar, bir değişim-değeri kazanmışlar ve satın alınır olmuşlardı. Çalışma gücü için de, özellikle sürüler kesinlikle aile mülkiyeti haline geldiğinden itibaren, aynı şey oldu. Aile, hayvan sürüsü kadar hızla çoğalmıyordu. Sürülere göz kulak olmak için daha çok insana ihtiyaç vardı. Bu iş için, üstelik tıpkı hayvan sürüsü olarak çoğaltılabilen düşman savaş esirleri kullanılabilirdi. Bir defa ailelerin özel mülkiyetine geçip, orada hızla arttıktan sonra, bu türlü servetler, iki-başlı-evlilik ve analık hukuklu gens üzerine kurulu topluma yeni bir darbe vurdular. İki-başlı evlilik, aile içine yeni bir unsur sokmuşu. Sahici annenin yanıda, sahici, delilli ispatli ve büyük bir ihtimalle günümüzün bir çok "babalar"ından çok daha hakiki babaya da yer veriyordu. Bu çağın ailesi içinde yürürlükte bulunan iş bölümüne göre, erkeğe yiyeceğin ve bu iş için zorunlu çalışma aletlerinin sağlanması düşüyordu. Bunun sonucu, erkek, bu çalışma aletlerinin sahibiydi. Ayrılma halinde, kadına ev eşyaları kalırken, erkek bu aletleri birlikte götürüyordu. Demek ki bu toplumda yürürlükte bulunan adete göre, erkek aynı zamanda yeni beslenme kaynağının, hayvan sürüsünün, daha sonra da yeni çalışma aracının, kölelerin sahibiydi. Ama gene bu toplumdaki adete göre, çocukları onun mirasçısı olamazlardı. Bu konuda durum şöyleydi : Analık hukukuna göre, yani soy zinciri sadece kadın tarafından hesaplandığı sürece ve gens`deki ilkel miras adetine göre, gentilice akrabalar, başlangıçta yakın gentilice`lerinin mirasçısı oluyorlardı. Servetin gens içinde kalması gerekiyordu. Miras yolu ile geçen maddelerin düşük değerlerde olmaları dolayısı ile, ola ki pratikte, bu miras hep yakın gentilice akrabalara, yani ana tarafından kandaşlara geçerdi. Ama ölen erkeğin çocukları onun gens`ine değil, analarının gens`ine aittirler. Bu çocuklar başlangıçta, analarının öbür kandaşlarıyla birlikte, ve daha sonra da, belki birinci dereceden, analarının varisi olurlardı, ama babalarınıin varisi olamazlardı. Çünkü babalarının gens`ine ait değillerdi ve herkesin serveti, kendi gens`inde kalmak gerekirdi. Demek ki, sürülerin sahibi ölünce, sürüler önce onun erkek ve kız kardeşleriyle, kız kardeşlerinin çocuklarına, ya da anasının kız kardeşlerinin çocuk ve torunlarına geçerdi. Ama kendi öz çocukları mirasçı olamazlardı. Servetlerin artışı, bir yandan aile içinde erkeğe kadından daha önemli bir yer kazandırıyor, bir yandan da bu durumu, geleneksel miras düzenini çocuklar yararına değiştirmek için kullanma eğilimi ortaya çıkıyordu. Ama soy zincirinin analık hukukuna göre hesaplanması yürürlükte kaldıkça, bu mümkün değildi. Önce değiştirilmesi gereken şey buydu ve öyle de oldu. Bu iş, bugün sanılabileceği kadar güç olmadı. Çünkü bu devrim -insanlığın tanımış olduğu en köklü devrimlerden biri- bir gens`in yaşamakta olan üyelerinden bir tekinin bile durumunda herhangi bir değişiklik yapmak gereğini duymadı. Gens`in bütün üyeleri, önceleri ne durumda iseler, gene öyle kalabildiler. Sadece, gelecekte, erkek üyelerin çocuklarının gens içinde kalacaklarını, kadın üyelerin çocuklarının buradan çıkarılarak babalarının gens`ine geçeceklerini kararlaştırmak, bu iş için yeterliydi. Böylece, kadın tarafından hesaplanan soy zinciri ve analık miras hukuku kaldırılmış, erkek tarafından hesaplanan soy zinciri ve babalık miras hukuku kurulmuştu. Analık hukukunun yıkılışı, kadın cinsinin büyük tarihi yenilgisi oldu. Evde bile, idareyi elde tutan erkek oldu ...

(Engels - Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni)

*********************************************



Neolitik devrimi tamamlamak için insanlığın, ya da daha doğrusu kadınların, yalnızca elverişli bitkiler ve bunların ekilip biçilmesi için uygun yöntemleri bulmaları yetmedi, fakat aynı zamanda toprağı sürmek için, ürünü biçip, kaldırıp, depolamak ve un haline getirmek için özel araç gereçler keşfetmeleri gerekti.....Bütün bu icatlar ve keşifler, etnografik kanıtlardan varılan sonuçlara göre, kadınlarin eseriydi. ...Kadınların elde ettiği bu başarılar, erkeğe yakıştırılabilecek buluşlarla birlikte, tek bir ekonominin içinde birleştirildi.. Çağdaş barbar toplumlarda küçük ve büyükbaş hayvan sürülerinin bakımı ve bununla ilgili işlerin ve araç gereçlerin yapılması erkeklere düşer. ...Köy içinde kadın erkek arası işbölümü dışında herhangi bir endüstriyel uzmanlaşmanın bulunduğunu düşünmek gerekmez.....Ayrıca, her köy kendine yeterliydi. Kendi yiyeceğini yetiştirip, tüm temel araç ve gereçleri, köyün bulunduğu çevreden sağlanabilen -taş, kemik, balçık, ağaç ve benzeri- malzemeden yapabiliyordu....Akrabalık ilkesine dayanan klan yapısının ve topluluğunun, neolitik devrim sırasında bozulmadan, varlığını bu devrimin sonrasında da sürdürdüğü kabul edilebilir. ...Salt tarımla uğraşan toplumlarda, kadının kollektif ekonomiye katkıları sayesinde, akrabalık doğal olarak kadının soy çizgisine dayanır ve "ana hakkı" sistemi egemendir. Sürü besleyici topluluklarda ise, bunun tersine, ekonomik ve toplumsal nüfuz erkeklere geçer ve babanın soy çizgisini izler.....Et, sonra süt sağlamak için sığırı evcilleştirmiş olan bazı toplumlar, böyle güçlü bir hayvanı evcilleştirmiş olmaları rastlantısından yararlanarak, üzerlerindeki ağır çalışma yükünün bir kısmını öküz`ün omuzlarına yüklemeyi düşündüler. Bu yolda ilk adım, belki de, o zamana kadar kadınların kullandığı çapanın bir farklı türünü tarlada bir öküz çiftine çektirmekti. Saban....kadınları en ağır işten kurtardı, fakat bununla birlikte kadınları taneli ürün yetiştirme alanındaki tekellerinden ve bunun kendilerine sağladığı üstün toplumsal statüden etti. Barbar toplumlar arasında toprak parçalarını çapa ile işleyen kimseler kadınlar iken, tarlaları sürenler erkeklerdir. (Yelkenin icadı, su ulaştırması, marangozluk, maden çıkartıcılığı, işçiliği, çark`lı çömlekçilik, seramikçilik ve bu alanlarda yeni keşif ve icatlar)....daha çok kadınlarca yapılan katkıların tersine, bu icatların ve keşiflerin tümü, erkeklerin eseri olarak görünürler ve bu buluşların erkeğin ekonomik durumunu güçlendirdikleri kesindir. Erkekler, kadınları çapalama, yük taşıma ve çömlek yapma alanındaki ağır ama önemli görevlerinden kurtararak, üstün analık hukukunun ekonomik dayanakları ile ilişkisini kesmiş oldular. Ayrıca, yeni uzmanlar aslında eski akrabalık örgütlenisiyle uyuşmayacaklardı. Hatta, çömlekçi bir köyde sürekli olarak kalsa bile, herhangi bir fizyolojik anlamda bir klan üyesi olmadığı ortadadır..... Bu tür yabancıları da kapsayacak bir toplumsal düzen için yeni bir temele gerek vardır. Sosyologlar, burada tartıştığımız bazı yenilikleri uygulayan barbarlar arasında, ataerkil "aileyi" hatta ataerkil ailenin, "baba" kadar, evlenmiş oğullarından , onların eşlerinden ve çocuklarından ve belki de hatta kölelerden meydana gelen türünü bulacaklarını umarlar. Böyle bir toplumda kişisel mülkiyet, süs eşyalarından ve giysilerden, araçlardan ve silahlardan, çoğalabilen sermaye mallarına, koyun ve sığır sürülerine -ve kölelere- kadar genişlemiş olabilir. Şimdi kendini "savaş sefi" olarak sivriltmiş bir kimse, (ki, anaerkil toplumda genellikle geçici ve seçime bağlı bir makamdır) otoritesini sığır ya da hizmetçiler biçimindeki serveti ile sağlamlaştırabilme olanağına sahiptir. Bu servet oğluna geçtiğinde, servetin sağladığı otorite de oğula geçerek kalıtımsal hale gelebilir....

(Gordon Childe - Tarihte neler oldu)


*******************************



PALEOLİTİK ÇAĞ`ın ilk insan topluluklarında, doğanın, yaşam şartlarının, kadın ve erkek iki cins arasındaki farkların (bedensel dayanıklılık, güç, doğurganlık v.b.)  gerektirdiği iş bölümü, o dönemin yaşam tarzının sosyolojik yapılanmasını / hukukunu oluşturmuştur. Bu yapılanma evren`in hukukuna ve ritmine uygundur. Ancak, NEOLİTİK ÇAĞ`a geçişle birlikte, zaman içinde meydana gelen farklılıklar (keşifler, icatlar, hayvanların ehlileştirilmesi, zanaatçılık v.b) bu iş bölümünün yeniden yapılanması ve farklılaşması sonucunu doğurmuştur. Özellikle tarımda, tarlada çalışan kadının işini  sabana baglı bir öküz fazlası ile görmeye başlayınca, önceki kadın-erkek iş birliği dengesi kadının aleyhine bozulmuştur. Kadınlar ise erkeklerin yerine bir hayvan koyamadıkları için, tarihsel golü yemişlerdir. Ama erkek takımı da, kadının bazı diğer mühim fonksiyonlarını yerine getirebilecek inek felan gibi bir başka hayvan bulup o alanlarda da kadının yerine koyamadıkları için (her ne kadar hala bu araştırmaları fiilen yapanlar mevcut ise de, henüz tam ikame başarısını sağlayamışlardır) kadınlara ..…….. devam etmek mecburiyetinden kurtulamamışlardır. Bu itibarla,"öküz geldi, ortaklık bitti" gibi, diğer mühim fonksiyonlari önemli olmaktan çıkan kadının, toplumsal / ortak yaşamdaki, üretimdeki rolü ve dahi kıymet-i harbiyesi, ancak erkek kısmına liman  olmak ve çocuk doğurmak eksenine çekilmiştir. Özetle, ehli öküzler, kadınların yerine geçerek, onların sosyal karizmalarını çizmişlerdir. Bireysel karizmaları ise, son birkaç fonksiyonlarını ikame yolu ile yerine getirebilecek sessiz, sakin,  ehlileştirilmiş uygun bir başka yaşam formu bulununcaya kadar  devam edip gidecektir.

Çakma Midas - Kitapsız
                                                                                                                        (Devamı gelecek yazıda ...)

26 Aralık 2010 Pazar

ÇEKİRGE`YE MEKTUPLAR : "Zaman’a ve Yaşam’a Dair" - 15

ALTINCI BÖLÜM : NEOLİTİK DÖNEM “KIRILMA NOKTASI”

Saygıda kusur etmeyelim Çekirgem ; malum “sus” küçüğün, “söz” büyüğündür. Hem, beni tanıdığın için, içinden “meydanı boş bulmuş, amma da sallıyor !” filan gibi kaka şeyler geçiriyor olabilirsin !  Onun için bu dönem hakkında önce hocalarım konuşsunlar da, sazı ben sonra alayım elime en iyisi ! Bence hocalarım ne söylemişlerse, pek güzel söylemişler doğrusu ! En çok hoşuma gidenleri de kocaman harflerle yazdım ki, dikkatini oralara daha çok çekeyim diye :


“Son Buzul Çağı`nın sonunda, yaklaşık 12.000 yıl önce, Neolitik bir devrim olmaya başlamıştır. Öncelikle sosyo-ekonomik ve teknolojik bir dönüşüm olan bu devrim, yiyecek toplama düzeninden yiyecek üretimine bir geçisi içeriyordu. Devrim, yeryüzüne yayılmadan önce az sayıda birkaç bölgede başlamış ve otlak olarak uygun olan yerlerde otlak göçebeliğine, yani hayvan ürülerinin güdülmesine, başka yerlerde ise çiftçiliğe ve yerleşik köy yaşamına yol açmıştırr. Böylece NEOLİTİK ÇAĞ, yani CİLALI TAŞ DEVRİ başlamıştır.


İnsanlar 12.000 yıl önce NEOLİTİK yerleşimlerin ortaya çıkmasından sonra da çoğu yerlerde PALEOLİTİK yaşam biçimini sürdürmüşlerdir.
BU İNSANLAR MUTLUYDULAR VE YENİ BİR NEOLİTİK YİYECEK ÜRETİM BİÇİMİNE GEÇMELERİ İÇİN ÜZERLERİNDE BASKI BULUNMUYORDU. Günümüzde bile ayakta kalabilmşs az sayıda grup, PALEOLİTİK  yaşam biçimini sürdürmektedir. NEOLİTİK ÇAĞ`ın ilk basit bahçecilikten ve hayvancılıktan “köykentlerde” yaşayan geç NEOLİTİK gruplara giden kendine özgü bir çizgisi bulunmaktadır. Geriye bakıldığında, özellikle de PALEOLİTİK dönemin çok uzun olmasıyla kıyaslandığında, tarih öncesi NEOLİTİK DÖNEMİN SÜRESİ, “YALNIZCA BİR AN” SÜRMÜŞTÜR”.


PALEOLİTİK dönemden çıkış, yiyecek üretimine giden iki ayrı yolla sağlanmıştır. Biri toplayıcılıktan tahıl bahçeciliğine ve sonra tarıma, diğeri avcılıktan sürü besiciliğine ve kırsal göçebeliğe.
Dünya üzerindeki insan toplulukları çeşitli bitkileri ve hayvanları evcilleştirmeye ve yetiştirmeye başlamışlardır.

Yerleşik yaşam biçimi, karbonhidratlar bakımından zengin yiyecekler ve bebeklerin erken sütten kesilmesi doğurganlığı artırırken, bebeklerin bir yerleşim yerinden diğerine taşınması yükünü ortadan kaldırarak kadınların daha fazla hamile kalabilmesini sağlamıştırr.

NEOLİTİK Çağ`ın başlangıcında, ekmeklerini yalnızca el sanatlarıyla kazanan insanlar arasında uzmanlaşma yok denecek kadar azdı. Bu durum, sonraki NEOLİTİK dönemlerde oluşan daha çok yiyecek fazlası ve artan takasla birlikte, eş zamanlı olarak çömlekci, dokumacı, duvarcı, alet yapıcısı, din adamı ve şefleri bulunan daha karmaşık ve zengin yerleşimlere yol açtıkça değismiştir. Toplumsal tabakalaşma üretim fazlası artışıyla hızını korumuştur. Geç NEOLİTİK Çağ`da, “büyük adam” toplumları denilen toplumlar görülmeye baslanmıştır. Bunlar, akrabağlığa, toplum içinde sıraya ve malları biriktirme ile büyük şölenlerle yeniden dağıtma gücüne dayalı olmuştur. Liderler artık 5.000 – 20.000 arasında kişinin kaynaklarını denetlemeye başlamışlardır ama, kendilerine görece daha az kaynak ayırdikları ve NEOLİTİK toplumlar gerçek anlamda çok büyük zenginlikler üretemedikleri için, henüz kral olamamışlardı.
NEOLİTİK ÇAĞ`a geçerken çok daha düşük verimlilikteki bahçeciliğin, PALEOLİTİK yaşam biçimiyle karşılaştırıldığında daha fazla iş gerektirmesi, daha az çesit ve az besleyici yiyecek üretmesi nedenleriyle, PALEOLİTİK “avcılık ve toplamanın” parlak dönemine oranla daha az boş zamana izin vermesi nedenleriyle, YAŞAM STANDARDININ GERÇEKTEN DÜŞTÜĞÜ SÖYLENEBİLİR.

Nüfuslar artmış ve NEOLİTİK ekonomi uygun boşluklari doldurarak hızla yayılmıştır. M.Ö. 3000`de Yakın Doğu, birbirleriyle genellikle bir günlük yürüme uzaklığındaki binlerce tarımcı köyle dolmuştur. Daha zengin ve karmaşık toplumsal yapılar gelişmiş, bölgesel kavşaklarda ticaret merkezleri ortaya çıkmış ve geç NEOLİTİK Çağ`da kasabalar oluşmuştur.  Stoklanan yiyecek fazlası soyguncuların ilgisini çektiği için, bunların etrafları kalın ve yüksek “sur”larla çevrilmeye başlanmıştır.




NEOLİTİK Çağ`da insanlar, ilk kez hırsızlığa ve dolayısıyla korumaya değer yiyecek fazlası ve zenginlik üretmişlerdir. PALEOLİTİK gruplar çevrelerinde hızla ortaya çıkan NEOLİTİK ekonomilere uyum sağlamak mecburiyetinde kalmışlardır. Yoksa bu gruplar ya hırsızlıkla geçinecek ya da yerleşik bir yaşama katılmayı seçeceklerdi. Uzun dönemde ise NEOLİTİK insanlar, avcı-toplayıcıları önemsiz bir konuma getirmiş ve soylarını neredeyse tüketmiştir.

TOPLAYICI YAŞAM BİCİMİNİN İDEALLEŞTİRİLMİŞ ANILARI, ÇOĞU TOPLUMLARDA, ‘CENNET BAHÇESİ’ YA DA ‘MUTLU AVLANMA ALANLARI’ EFSANELERINDE KALMIŞTIR.

İşte böyle demiş değerli büyük hocalar Çekirge ! Hocalarıma hiç bir itirazım yoktur ; onlar benim gibi “tufeyli sarmaşık” olmayıp, okumuş, yazmış, gözlük bile takmış, mühim kürsüler edinmiş mühim kişilerdir. Ama şimdi bana az müsaade etsinler, biraz da ben anlatayım :

Bundan 12.000 yıl kadar öncesinden ufaktan ufaktan başlayan NEOLİTİK dönem, şehirlerin, krallıkların kurulduğu, yine bundan 5.000 yıl öncesine kadar (yani 7.000 yıl kadar) sürmüştür. Mektepte bizlere “CİLALI TAŞ DEVRİ” olarak öğretilen bu dönem, gerçekten de adı gibi, “insanlığı cilalayarak, orijinalliğini, doğallığını kaybetmeye başlamasına” sebep olmuştur. Ondan sonra da, günümüze kadar devam eden süreçte, işte o boktan cilanın üstüne “kat kat başka cilalar çekile çekile”, artık cilaların altından “insanın hakikisi” görünmez ve görülse de tanınmaz hale gelmiştir maalesef ! (Bu devir, günümüzdeki bir başka “cilalı” döneme, “Cilalı İmaj Dönemi”ne kadar uzanacak yolun ilk başlangıcıdır işte !)

Sen şimdi yukarıda hocamların dediklerinde “NEOLİTİK DEVRİM” laflarını görünce, sakın hemen “Allah be, yaşasın DEVRİM, yürüyün arkadaşlar Kadıköy`e mitinge !” diye üzerine atlamayasın ! “Her devrim, iyi devrim” demek değildir. Esasen bu “devrim” lafı da sonradan icad edilmiş bir laf olup, “demokrasi, laiklik” filan gibi “nereye çeksen oraya uzar” görece bir kavramdır. Buradaki devrimden kasıt, “köklü değişim, dönüşüm” anlamınadır. Yani buradan yola çıkarak, bendeniz mektup yazarının “değişimlere, dönüşümlere” karşı olduğum gibi yanlış bir düşünceye sakın kapılmayasın Çekirge ! (Yoksa bir terlik darbesiyle bitiririm işini haberin olsun yani !!!).

“Değişim, dönüşüm, gelişim”, artık adına her ne dersen de, elbet olmalı da, ama adam gibi olmalı ! Ne demiştik, “evrenin parçalarıyız”, “evrenin hukukuna ve ritmine uymalıyız !”. Yani aslımızı, “öz”ümüzü inkar etmemeliyiz. O “öz”e sadık kalarak, onu bozmadan, yitirmeden, insanlığın yaşamini, yaşantılarımızı, o “öz” ün layık olduğu daha da doğru, daha da güzel sentezlere ulaştırarak geliştirmeli, dönüştürmeli, değiştirmeliyiz zaman içerisinde. Çünkü o “öz”, bizim  “cevherimiz”, varlık sebebimizdir...

Ama işte, maalesef öyle olmadı ! “Cennet” ten çıkılarak gidilen yol, tersine “insanın evrene ve kendine yabancılaşması” istikametine saptı. İnsanlık tarihinde bu sapışın başladığı “temel kırılma noktası”, “ahanda bu NEOLİTİK DÖNEM”dir.

Klasik NEOLİTİK dönem, tek başına o kadar da günahkar gözükmüyor olmasına karşın, başlattığı yolda kendi içinde bir çok özürlü doğumlar yapa yapa, bu hastalıklı süreci giderek daha da içinden çıkılamaz hale sokmak suretiyle sarmallaştırarak günümüe kadar taşımıştır. Tarihçi takımından sopa yemeği göze alarak ve tekraren söylüyorum ki, insanlığın sadece 2 dönemi vardır : Birincisi PALEOLİTİK dönem olup, bundan 12.000 yıl önce sona ermiştir. İkincisi ise, kendinden sonra,  önce “şehirler” döneminin, ardından da “kapitalizm öncesi”, “feodalizm”, “kapitalizm”, “emperyalizm”, “sanayi devrimi” gibi dönemlerin  peşpeşe doğmasına yol açıp sebep olan, (bir başka ifade ile, farklı isimler altında süregelen) ve “son ucu” günümüze ulaşan  NEOLİTİK dönem olup, halen devam etmektedir. (Vay bee ! Amma cümle yaptım di mi ! Nobelli taifesi çatır çatır çatlasın kıskancından !)

Klasik NEOLİTİK dönemde görülmeyen, bu nedenle onu masum gibi gösteren melanetler, onun başlattığı yol sayesindedir ki, kısa süre sonra “ondan sebep” misli ile fazlasıyla ortaya çıkacaktır.

İnsanlar bitkileri ve hayvanları, yani doğa`yı devşirmeye, değiştirmeye başlayınca, devşirilen doğa da insanları devşirmeye, değistirmeye başladı ki, işte “zurnanın zırt” dediği, fay hattının “çatur çutur” kırılmaya başladığı zaman, işte o zamandır Çekirgem !

Bu dönem, evren`in hukukunun insanlar tarafından çatır çutur çiğnenmeye başlanıldığı, “kakafonik bir bozuk ritm”in peşinde. evren`in ritminin dışına çıkılmaya başlanıldığı dönemdir. “Bir müthiş yazar” (ki, haddim olmayarak, o “ben” oluyorum naçizane) bu vaziyeti bir zamanlar şu vurucu ifadelerle ifade etmiştir ki, helal olsun adama vallahi ! :

“İnsan” ile “ayva” arasında, evrenin bütün parçalarının aralarında olduğu gibi, başlangıcından itibaren evrensel hukuk kapsamında bir “hukuk” olduğu hiç şüphesizdir. İnsanın “ayva”yı bu hukukun kapsamı içinde yemesinde de  (aslanın antilop’u, dağ keçisinin yamaç bitkisini yemesi gibi) herhangi bir ihlal söz konusu değildir. Ancak, “insan”ın, bu hukukun dışına çıkarak “ayva”yı yemeye başlamasıyladır ki, insanoğlu cennetten kovulmuş ve işte o kara mizah anlamında insanlık “ayvayı yemeye” başlamıştır.  Bu bahiste, aralarındaki gerçek hukuku bozan tarafın da ‘ayva’ değil, ‘insan’ olduğu şüphesizdir). Peki, nedir insanoğlunun bu hukuku çiğnemesinin sebebi ? Bu sebebi anlayabilmek için fazla akıl yürütmeye dahi gerek yoktur ; bu gün etrafımıza şöyle bir bakmamız, dünyamızda olanları görmemiz bu sebebi keşfetmemiz için yeterli olacaktır : Bir iki nesil önce neden iki rezil dünya savaşı yaşanmış ise, bu gün neden ABD top tüfek Irak’a girmiş ise, işte o gün de insanın ayva ile hukukunu bozmasının sebebi de o dur ! Bu sebep, evrenin bir parçası olan insanın, evrenin bir başka parçası olan “ayva”yı, artık evrenin bir parçası olarak değil, kendi malı olarak görmeye başlayarak, kendini ve “ayva”yı evrenden (aynı anda ve aynı anlamda  hemcinslerinden) koparması, kendini, kendi özünü, aynı zamanda ve aynı anlamda da “ayva”yı ve “ayvanın özü”nü inkar etmesidir. “Bu ayvalar benim” ile başlayan bu süreç, “bu ayva ağacı benim”, “bu ayva ağaçları benim”, “bu ayva ağaçlarının bulunduğu topraklar da benim”, “bu ayva ağaçlarının köklerinin uzandığı topraklar da benim”, “bu ayva ağaçlarının köklerinin uzandığı topraklara komşu olan topraklar da benim”, “bu ayva ağaçlarını sulayan akarsular da benim”, “bu ayvaları yemek isteyenler de benim”, “bu ayvaları toplatacağım insanlar da benim” diye gelişerek devam edecektir. “Benim”i kabul etmeyenler yok edilecekler, yok edilmeye çalışılacaklardır, ta ki, daha güçlü biri gelip de “benim”i, “onun” yapana kadar. Hukuk bir kez bozuldu mu, artık “benim olanın” , bir başkasının da olmasına bir engel kalmaz elbette. Oysa, hiçbir antilop, hiçbir aslana ait olmadığı gibi, hiçbir eğrelti otu da hiçbir dağ keçisinin özel mülkiyetinde değildir ve aslanlar, karın doyurma ihtiyaçlarından fazla antilop avlayıp, onları stoklamazlar ; bir dağ keçisinin de, fazla otları toplayıp başka bir hemcinsine kar gayesi ile satmayı düşünemediği gibi... (‘İnsan’ın bu işleri, diğer canlılardan farklı olarak ‘akıl’a sahip olduğu için yaptığı  söylenmektedir. O halde ‘insan’, ‘akıl’ın kullanma talimatını yanlış anlamış olsa gerektir. İşte bu günün ‘insanın doğaya egemen’ olma kavramı, insanlığın kendine bahşedilmiş olan akıl yolu ile, ‘evrensel hukuk kapsamındaki özüne uygun kendini ve doğayı geliştirerek insan yaşamını evrenin daha üst boyutlarına ulaştırabilmesini / tanrısallaşmabilmeyi’ değil, tersine, akıl yolu ile keşfettiği teknolojiyi de kötü amaçla kullanarak ‘doğaya malik olmayı / doğayı özelleştirmeyi, evrenden kopmayı’ ifade etmektedir).
Evrensel hukukun dışına çıkarak “ayva”yı yemeye başlayıp evrende sadece kendine has olarak bir “ekonomi” yaratan ve kendini cennetten kovduran insan, (dolayısı ile evrensel hukukun korumasından da mahrum kalan, hukuksuz kalan insan) bu kez kendini bu hali ile meşru kılabilmek, kendini koruyabilmek için, kendi “yapay hukukunu” yapmaya, kendi hukukunu yaratmaya çalışmaya başlamıştır.”

Ezcümle Çekirge yavrum, bunlardan sebeptir ki, artık “özel mülkiyet”, ‘miras”, “hırsızlık, soygunculuk”, “savaş ve istila”, “doğa`nin ritminin dışında nüfus artışı”, “zenginlik / fakirlik”, “sosyal sınıfların doğuşu ve insanların ayrışmaya, birbirlerine karşı ‘ötekileşmeye’ başlaması”, “güçlünün güçsüzü ezmesi”  hasılı bildiğimiz her türlü melanete sebep olan yamuk oluşumlar yapış yapış oluşmaya başlamıştır.

Bu dönem, insan(lığın), evren`den kopmaya ve öz`une yabancılaşmaya başladığı dönemdir ve “SIR” da, bu kopuşta gizlidir.

Bu bölümü de çok şükür tamamlamış bulunuyoruz Çekirgem ! Yani 7.000 yıl daha attırdık aradan !

Ben şimdi oturup bir “ara bölüm” daha  hazırlayacağım. (Yav, galiba ‘ara bölümler’, ‘ana bölümler’i solluyor herhalde ! Acep, ‘ara bölümleri, ana bölüm’, ‘ana bölümleri de ara bölüm’ yapsam daha mı doğru olacak ne !?)    

Hazırlayacağım ki, iş bu NEOLİTİK döneme karşı buraya kadar seni yeterince tahrik edemedim ise, o “ara bölüm” ile seni iyice azdıracak son vurucu darbeyi indireyim.

Zira “ara bölüm” gayet feminist bir bölüm (!) olup, adı da “ÖKÜZ`ün KADIN`ı HAMLAMASI” gibi bir şey olacak… (Hamiş : Sakın yanlış anlaşılmasın, buradaki ‘ÖKÜZ’, mecazi olarak ‘İNSAN CANLISININ ERKEĞİ’ anlamına kullanılmamakta olup, orijinal ‘ÖKÜZ”ü ifade etmektedir.)

                                                                                                          (Devamı gelecek yazıda ...)

25 Aralık 2010 Cumartesi

ÇEKİRGE`YE MEKTUPLAR : "Zaman’a ve Yaşam’a Dair" - 14

BEŞİNCİ BÖLÜM : “PALEOLİTİK DÖNEM / YİTİRİLEN CENNET”

Oniki bin yıl eksiği ile yaklaşık 2 milyon yıl sürmüş olan bu dönem, özü itibariyla, insanlığın “en harbi, en hakiki, en doğru, en yakışan” dönemidir. Diğer bir ifade ile, bu dönem, insanlığın, evren’in hukukuna ve ritmine en uygun olarak yaşadığı çağ`dır …

Bu bahiste “büyük lokma da yerim, bal gibi büyük laf da ederim” ki : “İnsanlığın ‘hakiki / doğru’ bir başka ifade ile, “olması gereken” yaşamının sırrı, işte o PALEOLİTİK dönemdeki insanlık yaşamının özünde gizlidir”.

Onun içindir ki Çekirgem, bu sırrı çözebilmemiz, insanlığın yaşamını, bu günkü yaşami ve kendi yaşamımızı doğru anlayabilmemiz ve doğru anlamlandırabilmemiz için, bu dönemi çok ama çok iyi anlamamız, çok ama çok doğru yorumlamamız ve çok ama çok iyi özümsememiz şarttır. (İşte bunu başarabilirsek “hidayete ereriz” Çekirgeciğim ! Ama aksi taktirde de, hiç şüphen olmasın, “Hidayet” bize erecektir !).

Bu dönemde yaşamış olan atalarımız “avcı -toplayıcı” idiler. Hayvan sürülerinin peşinden gidiyorlar, ihtiyaçlarına yetecek kadar avlanıyorlar, bitki köklerini, yaban yemişlerini topluyorlar, yeterince besleniyorlar ve yavaş bir nüfus artışı ile çoğalarak dünyaya yayılıyorlardı.

(O zamanlar, henüz elma ve horoz şekerlerine, yarım kalmış inşaatlara, metruk köşklere filan da hiç ihtiyaç bulunmuyordu.)

Bak hele Çekirgeciğim, benim gibi dandikten yazar değil, gerçek büyük profesör gavur hocalar McClellan III (III olduğuna göre, demek ki bu hocamdan iki tane daha var) ve Dorn ağabeylerim o dönemi nasıl anlatmaktalar :


“Bu çağın kendine özgü niteliği, avcı-toplayıcı terimiyle simgelenen yiyecek aramadır. Paleolitik yiyecek toplama, bir geçinme ekonomisini ve ortak bir toplumu belirtmektedir. Mevsimsel olarak ve göç sırasında yiyecek toplama, çok az gereksinim fazlası ortaya çıkarmış ve bu nedenle çok az bir toplumsal tabakalaşmaya ya da üstünlüğe izin vermiştir. Ayrıca, fazla yiyeceğin toplanması, depolanması, vergilenmesi ve yeniden dağıtılmasıyla ilgilenen kurumlar gibi, sınıflı  toplumlar için gereken hic bir zorlayıcı kuruma gerek duyulmamıştır. Bu bilgiler, paleolitik toplumlardaki insanların, gruplar içinde farklı güç dereceleri ve statüleri olabilse de, özde eşit olduğunu göstermektedir. İnsanlar genellikle 100`den az kişiden oluşan küçük aile grupları halinde yaşamıslardır. Konuyla ilgili kanıtların çoğu, yiyecek toplama düzeninde cinsiyete dayalı bir iş bölümü olduğunu işaret etmektedir. Cinsel açıdan belirsiz rollerin ve kişisel istisnaların göz önüne alınması gerekse de, kadınlar büyük olasılıkla hasattan sonra yiyecek ve ilaç olarak, bitki, tohum ve yumurta toplarken, erkekler ise genellikle hayvan avlamış ve leş aramıştırr. Kadınlar genellikle yaşam için gereken kalorilerin çoğunu sağlarken, erkekler ve kadınlar bir arada grubun yaşamı sürdürmesine katkıda bulunmuşlardır. Yaşlılar bu gruplara bilgi ve deneyim aktarmışlardır. Paleolitik gruplar, kutlama, eş bulma ya da başka etkinlikler için daha geniş kabileler ya da büyük gruplar olarak bir araya gelmşs ve bazı bitkileri belki de “haz veren uyuşturucu olarak” kullanmış olabilirler. Göçebedirler ve hayvan göcleri ile bitkilerin mevsimsel büyümelerini izlerlerdi.

PALEOLİTIK topluluklar hiç şüphesiz ki oldukça geniş “doğa bilgisi”ne sahip olmuşlar , bunu keskin gözlem ve doğrudan deneyimleriyle kazanmışlar ve “bilinçli olarak” doğayi sorgulamamışlardır.”

Evren`in bir parçası olan dünyamızın “doğa”sının barınmalarına elverişli her köşesi, her bucağı, her mağarası, onlar için barınaklardı ...

Kürk ve hayvan derileri bedenlerini koruyan giysileriydi ...

Evren`in doğasına uygun olarak çiftleşiyorlar, nesillerini sürdürüyorlardı ...

“Ateş” bir şekilde yaşamlarına girmiş durumdaydı ...

Tecrübe ile öğrendikleri “hakiki yaşam” için önemli bilgileri (örneğin : hangi bitkiler, yemişler yenilebilir, hangileri zehirlidir ; ateş nasil yakılır, nasıl kullanılır, avlanırken hangi yöntemler uygulanmalıdır … v.b.) sonraki nesillere aktararak, onları eğitiyorlardı. (İşte ‘hakiki eğitim’in özü de budur. Bu gün adına ‘eğitim’ denilen şey ise, döneminin yamuk cari değerlerini sorgulamadan, o değerler sistemine göre yapılandırılmaya çalışılan büyük bir safsata ve beyin yıkama çalışmalarından ibarettir. Ama şimdi  konumuz dışında bırakalım da, onu belki  ayrı bir ‘Çekirge’dizisinde ele alırız, kim bülür !)

Hiç öğrenmemis olmak, yanlış öğrenmiş olmaktan çok daha iyidir. Zira, “hiç bilmeyene  doğruyu öğretebilmek, yanlış öğrenmiş olanın  yanlışını düzeltebilmekten çok daha kolaydır” güzel Çekirgem ! İşte bize asırlardır yalan yanlış öğretildiğinin tersine, o insanlar vahşi, barbar filan asla olmadıkları gibi, “doğaya hakim olmak”, “doğayı değiştirmek”, “doğaya üstünlük sağlayıp ona hükmetmek”, yeni yeni icatlarda bulunup “uygarlığı” başlatmak, “dünyanın efendisi olmak …. v.b. gibi bir düşünceleri, bir istekleri, bir niyetleri de yoktu !  Çünkü onlar, “doğal yaşam zincirinin içinde”, “doğa”nın, “dünya”nın, “evren”in bir parçası olarak, parçası oldukları bütün ile dengeli bir uyum içinde, kısacası, “yaşam”ı, olması gerektiği, yaşanması gerektiği hakiki hali ile, yani “fıstık gibi” yaşıyorlardı ve yaşamlarından hiç bir şikayetleri de yoktu.

En iyisi, burada ben sözü yine o iki muhim gavur hoca`ya bırakayım :


“Önemli miktarda et içeren çeşitli yiyeceklerle iyi beslenen, çok fazla çalışmak zorunda kalmayan, kürk ve hayvan derisi içinde sıcak ve ateşin yanında rahat olan Paleolitik atalarımizın genellikle iyi bir yaşamları olduğunu kim yadsıyabilir ?”

Hocamlara cevap veriyorum : “Aklı başında hiç kimse !”

Öyle ya ! İnsan`ın doğuştan gelen temel içgüdüleri, “korunma, barınma, beslenme, üreme ve bir de kadın kısmısına ait, analık”dan ibaret ...

İnsan cinsinde bu içgüdüler özüne uygun olarak yeterince tatmin edilemezse, çaresiz “yamulma” başlar. (Aha işte, Şekil 1 : ‘Günümüzün yamulmuş insancıkları !).   

Eh ! Yukarıda yeterince anlattım ki, arif bir Çekirge olarak anlamışsındır, bu içgüdülerin cümlesinin düzgüntatminleri PALEOLITİK çağ`da en doğal, en hakiki şekilleriyle sağlanmaktaydı …

O güzel çağ`da, “özel mülkiyet” yok !

Bitkiler, kökler, yemişler, hayvanlar, taşlar, mağaralar herkesindi. Daha doğrusu, hiç kimsenin degil, “doğanın”, yani “evrenin”di. Evren = Dünya = Doğa, onların tüm ihtiyaçlarını veriyor, onlar da, kendilerine “doğal yaşam zincirinin bir parçası olarak” sunulanlardan, sadece ihtiyaçlarına yetecek kadarını alıyorlardı. “Aç gözlülük” yoktu, çünkü “aç gözlülüğe gerek yoktu”.

Dolayısı ile, “evren`in hukuku” kapsamında, herkes, her şeyden, hiç bir şeyi biriktirmeden, stoklamadan, ihtiyacının karşılayacak kadar yararlanabiliyordu.

Nitekim o çağ`da, hayvanlara, bitkilere, hasılı insanların beslenmelerini sağlayan herşeye, insanların çok büyük saygısı vardır. Yeterince avlanıyorlar, yeterince topluyorlar ve avladıkları hayvana, topladıkları yaban bitkilerine, köklere, yemişlere son derece hürmet gösteriyorlardı.

O çağ`da,  “artık ürün / ürün fazlası”, stok, sermaye, kapital, iş yeri, ticarethane, fabrika,  tapu, arsa payı da yok ! Dolayısı ile, çalma, çırpma, hırsızlık, zimmet, suiistimal falan da yok ! Neyi çalacaksın ki, çalınacak bir şey yok ki insanlarda ! Olan her şey zaten ortada, “doğa”da ! Onu da çalmana da gerek yok ! İhtiyacın kadarını git al, olsun bitsin !

O çağ`da bakalım başka neler yok Çekirge : Bir kere, bu günkü gibi “hayatın aslı üretmektir”, “çalışan kazanır” filan gibi uydurma felsefeler ve boş laflar yok ! Ayrıca, bu günkü anlamıyla “evlilik, karı-kocalık, kutsal aile, miras” gibi, doğa’nın ve yaşamın özüne aykırı saçmalıklar yok !

“Başkaca neler yok !?” diye sorarsan, mesela, “toplumsal sınıflar, demokrasi, insan hakları, feminizm, devlet, hükümet, parlamento, birleşmiş ya da birleşememis milletler ve onların teşkilatları, özel üniformalı polisler, askerler …” filan da yok ! İnsanların arasında liderlik, savaş önderliği gibi konumlar, bilek gücü, tecrübe, akıl, ve zeka üstünlüğü ile, liyakatle, tamamen hakkedilerek elde ediliyor. Ama bu konumlar, onlar için farklı sınıflar, avantadan levanta elde etme, başkalarını sömürme, yan gelip yatma v.b… gibi kaymaklı konumlar yaratmıyor. Tersine bu farklışıklar, hepsinin ortak yaşantısı için gerekli, olmasi gereken farklılıklar. Herkes, yapması gerekeni yapıyor, işte o kadar !

E tabii, “borsa, vergi, rüsum, harç, imar durumu, belediye, kapitalist, sosyalist, komunist, fasist, Kemalist, dinci, cumhuriyetci, laik, turbanli” filan da yok !

Ve dahi, “sevgi ve sevgisizlik” kavramlari yok ! (Bunlar, “doğal yaşam düzeni” bozulup da, insanlığın yaşamı şirazesinden çıkmaya başladıktan sonra, ‘yitirilen’ kavramın zıddından  doğan, “siyah`la beyaz” gibi kavramlardir.)

Hasılı, özetle ve ezcümle, insanligin PALEOLİTİK ÇAĞ`DAN sonra, özünden, aslından uzaklaşmışlığına, yamulmuşluğuna dair ne var ise, işte onlar bu ÇAĞ`da yok ! Yani bu “yok”ları saymakla bitmez Çekirge ! Daha diyeceklerim var, onun için buraya daha fazla takılıp da  lafı daha fazla uzatmayayım ; sen artık aklından diğer “yok” ları ilave ediverirsin bir zahmet !

Peki ! “Yok”lar bir yığın da, “var”lardan ne haber !?

“Var”lar, kısa ve öz : Evren`in hukukuna uygun, evrenle uyum içinde, “saf, öz ve hakiki insanlık yaşamı” var … Bir başka ifade ile, “hakiki insan yaşamında” bulunmaması gereken hiç bir şey yok ama, var olması gereken her şey, en saf halleri ile “var”…

Söz yine mühim hocamlarda :

“Anatomik olarak modern insanlar için Paleolitik yaşam biçimi, özellikle daha sonraki dönemlerdeki değişim hızı ile karşılaştırıldığında, olağanüstü ve dengeli bir çağ olarak tam gücü ile ve özünde değişmeden 30.000 yıl sürmüştür. Paleolitik insanlar, kuşkusuz, kendi geçmişleriyle süreklilik gösteren ve göreli olarak değişmeyen yaşamlar sürdürmüştür.”

Bu dönemde atalarımız yaşamlarındam memnun ! Şartlar da onları başka yaşam tarzları aramaya zorlamıyor. Zorunluk olmadığı için yaşam tarzlarını değiştirmiyorlar, değiştirmek istemiyorlar …

Yoksa onlar “geri zekalı” olup, 2 milyon yıl boyunca “koca memeli ebleh sarışınlar” gibi gezmişler de, onlardan sonra gelenler mi birdenbire “cin” kesilmişler ve 10-12 bin yıl içinde, adına yine bir takım gavatların sonradan “uygarlık” dediği (ki, büyük üstadlardan Mehmed Akif, üstelik istiklal marşımızda “uygarlık” için, bildiğin gibi : “Tek dişi kalmış canavar” der) dönem “yırtık bir iç çamaşırından aniden langadanak çıkan ve parmaktan az kaba bir uzuv gibi” haşırtdanak ortaya çıkıvermiş !!?? Asla ve kat`a !!! Bak şu ağızlarından bal damlayan gavur hocamlara, ağızlarına sağlık ki ne güzel anlatmaktalar :

“Neandertal insanları, yaşlılar ve özürlülerle  ilgilenmeye başlamış ve 100.000 yıl öncesinden başlayarak daölülerinin bazılarını  törenle gömmüşlerdir. Morg ve gömme merkezleri olmuş olabilir ve Orta Paleolitik Çağ`dan (10.000-50.000 yıl önce) başlayarak bir “ölü kültünden” söz edilebilir. Ölülerin istenerek gömülmesi, insana özgü bir eylemdir ve defineler insanın tarih öncesinde temel bir kültürel dönüm noktasını temsil etmektedir. BUNLAR KİŞİNİN KENDİSİNİN BİLİNCİNDE OLMASINI VE ETKİN TOPLUM VE GRUP UYUMUNU BELİRTMEKTE VE SİMGESEL DÜŞÜNCENİN BAŞLANGICINA İŞARET ETMEKTEDİR.”

Yani onlar, “olması gerektiği gibi” yaşıyorlardı, yaşamlarından memnunlardı ve bilinçli olarak bu yaşam biçimlerinden vazgeçmiyorlardı.

Bunun her türlu delili ortadadir. Çünkü o dönem, ister istemez bittikten sonradır ki, bilcümle rezillikler başlamış ve ondan sonradır ki artık insanlar hayatlarından hiç bir zaman memnun olmamışlardır. (Tabii sözüm, benim gibi memnun olmayanlaradır, mutlu mesut yaşayanlara ise hiç bir şey demem, dilerim ki o eblehler allahlarından bulsunlar !).

Nitekim Çekirgeciğim, bana PALEOLİTİK dönemde, bu günkü yaşantımızda mevcut olanlardan “tek bir tane rezillik, tek bir tane saçmalık” gösterebilirsen, aha ben de o zaman iş bu yazdığım cümle yazıyı sayfa sayfa print edip, bilahare de hepsini teker teker ayıp tarafımdan içime dahil etmeye amadeyim !

Sen yine benim bu münasebetsiz laflarımı bir yana koy, ama bak, baba hocamlar “Cennet`ten Kovuluş” u nasıl “hocam hocam” anlatmışlar :

“Nüfus çok yavaş arttığı ve küresel ölçekte uygun yerleşmelerin sayısı pek çok oldugu için, avcı-toplayıcılar kendi sayılarının artması ve bunun sonucunda arama eylemlerinin genişlemesi yoluyla erişilebilir ortamların “taşıma kapasitelerine ulaşmadan” önce 2 milyon yıl geçmiştir. Paleolitik insanlar, tohumların nasıl yetiştiğini ve zaman zaman uyguladıkları bahçeciliği biliyor olsalar da, yaşam biçimlerini değiştirmek için zorlayıcı bir dürtüye sahip değildiler. Ancak, göç sayesinde kolayca azaltılabilecek nüfus yoğunluğu artışı, sonunda gereksinimlerle kaynaklar arasındaki dengeyi bozduğunda, bitki ve hayvan yetiştiriciliği yeni bir yaşam biçimi olarak benimsenmistir.

Atalarimiz, paleolitik yaşamlarını isteyerek bırakmamışlardır. 12.000 yıl önce, insan ırkı, çevresel bozulmanın baskısı altında, yiyecek toplama biçimindeki göçebe yaşamdan ayrılarak, avcılık ve toplayıcılıktan, bahçecilik ve hayvan yetiştiriciliğe “geçmiş” ve istemeden CENNET BAHÇESİ’nden Neolitik çağ`a geçivermişlerdir.”

Hocamların bu son parağraflarının içeriği, pek mühim olduğu ve içimi cızır cızır cızlattığı için öbürkülerinden daha kocaman yazdım ki, “işte budur ebemizinki” göresin diye !

Eeee Çekirgem !!! Geldik yine bir bölümün daha sonuna ! “Nerdeeeen, nereye !?” dersen, eh az buz değil yani, bundan 13.7 milyar yıl öncesinden başladık, şimdi ise geldik bundan 12.000 yıl öncesine ! Zaman ne çabuk geçiyor değil mi !!??

                                                                                                       (Devamı gelecek yazıda ...)

ÇEKİRGE`YE MEKTUPLAR : "Zaman’a ve Yaşam’a Dair" - 13

Şimdi dönem dönem yolumuza devam etmeden önce, şuraya kısa bir ara bölüm ekleyip, sana “gayet mühim” bir iki husustan bahsedeceğim :

Ara Bölüm : EVREN`İN HUKUKU VE RİTMİ :

Evren, bir “HUKUK” içinde varolmuş ve o “HUKUK” kapsamında mevudiyetini sürdürmektedir. Bu “HUKUK”, bir bütün halinde var olabilmenin “amniyon sıvısı” dır. 


Evren`in hukuku, evrenin en küçük zerreciğinden, en büyük kitlesine kadar, evrenin her bir parçasının hem birbirleri ile hem de o muazzam bütün ile olan ilişkilerinin düzenidir.

(Bir örnek olarak, senin bedeninde mevcut organlar ortak bir hukuka göre faaliyet göstermeyip de, karaciğer kendi kafasına göre, böbrekler, kalp, mide, bağırsaklar kendi kafalarına göre takılmaya başlayıp, hepsi farklı tellerden çalmaya başlasalar ne olur bir düşün hele ! O durumda, artık o beyinden de salata bilem yapılmaz ! Bunun gibi, örneğin bizim güneş sistemimizde, Güneş ayrı, Ay ayrı, Merkür, Venüs ayrı, Dünya ayrı takılmaya başlayıp da birbirlerini hiç iplemeseler, bak o zaman gör kopacak curcunayı !).



(“Evren`in Hukuku” bahsi çok mühimdir. Ancak bu konuda, bu satırların yazarı olan arkadaşınız “HUKUK, ÖNCE HUKUK VARDI” felan gibi diğer can sıkıcı ve uzun yazı dizilerinde bu konuyu insanı inlete inlete daha önce anlatmış bulunduğu için, merakınız halinde onları talep etmenizi tavsiye ederek bu bahsi uzatmıyorum, gözünüz aydın olsun !).

Aynı zamanda, bu hukuk içinde var olan evren`in, bir de “evrensel ritmi / temposu” vardır.  

Evren`in bütün parçaları, o hukuk içinde ve o ritme uygun hareket ederler, “etmek zorundadırlar” demeyeceğim, “ettikleri için var”dırlar ki, işte o zaman “evrenin saf uyuşumu” ortaya çıkar. 


(Kalb atışlarının ritmini hisset !).

Bu uyumu yakalayan her bir parça için o uyum bir “en-el hak”tır,  “fenafillah”a ulaşmak, “nirvana”ya erişmektir. Evren`le bütünleşip, “evrensel” olabilmek, “ölümü yenebilmek” tir.    O uyum içinde artık evren`in doyumsuz müziğini, senfonilerini duyabilmek, dinleyebilmek, hatta ilave besteler yapabilmek mümkün olabilecektir.

(Çekirde’ye not : ‘Gerçek Sanat’ da, işte bu evrensel uyumu arar.)

Evren, hiç bir parçasını yok etmez, ziyan etmez ; ama “icabında” dönüştürür. İşte, evren`in bir parçası bu “uyum”un dışına çıkmaya başladığı taktirde, “parçasından çok daha güçlü ve bilinçli olduğu hiç şüphesiz olan ve hiç bir parçasını ziyan etmeyen, yok etmeyen, kaybetmeyen evren”,  o parçasına önce “balans” ayarları yapmaya, onu tekrar kendi hukuğuna ve ritmine “uyumlu” hale getirmeye (onu doğru yola getirmeye) çalışacaktır ; ta ki o parça artık “balans tutmaz” hale gelene kadar… Balans tutmaz hale gelen parça için ise artık evrenin yapacağı son şey, onu, “hukuna ve ritmine saygı gösterecek bir başka oluşuma dönüştürmek” olacaktır. (Korkarım ki insanoğulları –tabii kızları da dahil-, giderek “artık balans tutmaz hale” doğru hızla ilerlemektedirler Çekirgeciğim !)

Artık çok iyi bildiğin gibi, dünyamız, büyük evren`in bir parçası olarak meydana gelmiştir ve dünyamızı oluşturan her bir zerreciğin içinde, yani dünyamzın özünde, evrenin ilk olustuğu zaman süreçlerinden kalma, yüzlerce eski yıldızın  100 milyonlarca ışık yılı süresince biriktirdikleri “evrensel birikimler” bulunmaktadır. İşte Çekirgem, dünyamız ve ona dair olan her şey, yaşam, insan, hepsi, hepimiz bu koca evren`in parçalarıyız. (Laf aramızda, yani ‘biz evrenin ta kendisiyiz’). Hepimizin özünde bu muazzam evrensel birikimlerin mevcut olduğunun bilincine varmalı ve bunu asla hatırımızdan çıkarmamalıyız.



Bir de Çekirgeciğim, şunu hiç hatırımızdan çıkarmamalıyız : 2 milyon yıl önce yaşayanlar da, 500 bin yıl önce yaşayanlar da, 50 bin yıl, 10 bin yıl, 5 bin yıl, bin yıl, 500 yıl…. önce yaşayanlar da, aynen “senin benim gibi”,  can taşıyan, “yaşayan” insanlardı. Yani bazı ham ahlat egoist ahmaklar gibi, “sadece bizim yaşadığımız dönem sanki insanlığın esas dönemiymiş” de ve sadece “bizlerin canlarimiz can”mış da, öncekilerinki  “patlıcanmış” gibi, büyük yanılgılara düşmemeliyiz ...

                                                                                                           
                                                                                                       (Devamı gelecek yazıda ...)