18 Aralık 2010 Cumartesi

ÇEKİRGE`YE MEKTUPLAR : "Zaman’a ve Yaşam’a Dair" - 10

6.  Basamak : “OLMAYA DEVLET, CİHANDA BİR NEFES SIHHAT GİBİ !”

Tamam ay tanrıça misali hakikatli, güneş gibi sıcak ve dahi güzellerin en güzeli Çekirgem ! Sen hiç merak etmeyesin ! Ahdettim, sonunda seni doğurtacağım gayri hiç bir şüphen olmasın ama, önce, üzerinde yaşayacağın dünyayı tam anlamıyla helalinden bir oluşturup, sana hazırlamamız şart. Onun için de, son olarak yapacağımız bir iş daha kaldı ; sabredip az biraz daha bekleyesin hele !

Hemen şimdi bir tesbit yaparsak, durumumuz şu merkezdedir : Dünyamızı oluşturmaya başlayan “ilk vals”ten günümüze doğru bizce 1 milyar yıl, evren`e göre ise 1.6 saat kadar geçmiş olup, bir başka ifade ile, senin bu satırları okuduğun şu andan, bizce 3.5 milyar yıl, evrence ise 4.5 saat öncesine gelmiş bulunmaktayız. Sıcaklık gayet iyi gidiyor. Şu aralar 65 santigrat derece civarında ama, daha da makulleşme halinde. Çok şükür, depoları tıka basa doldurup, her türlü ihtiyacını görmene fazlasıyla yetecek suyunu da temin etmiş durumdayız. Şimdi geldik “hava”na. “Havan” maşallah gayet yerinde ama, benim bahsettiğim “hava”, solunacak “hava”. Onun için biz şimdi bir yerlerden şu “oksijen”i neyi bulup buluşturalım da, doğduğunda “havan” olsun.

O günlerde denizler, deryalar, okyanusların rengi de bu günkü gibi değil ; yeşil, hemi de yemyeşil, “cart yeşil”. “Neden !?” dersen, denizlerin, deryalarin, okyanusların içleri “demir” dolu o zamanlar da onun için. “Yemyeşil” rengi veren de, içindeki o demir bolluğu işte. 



(O günlerde ‘atmosfer’ de bu günkünden çok daha büyük ve rengi de “kızıl”a çalmakta, “Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta”. “Haydaa !!! Ahmet Haşim de nereden çıktı şimdi !?” diye sorarsan, sana cevabım şu olacaktır : “Valla bazen içimden böyle tuhaf tuhaf şeyler geliyor da, kendimi tutamayıp arada işte böyle manyak manyak şeyler yazıveriyorum” Çekirgem ! Sen de artık kusura bakmayıp, idare edesin yani !). 


Şimdi laubaliliği bırakıp tekrar sadede gelirsek benim güzel Çekirgeciğim, işte o sıralar, ilk “büyük, büyük, büyük, büyük….. büyük babalarımız” ve “büyük, büyük, büyük, büyük….. büyük annelerimiz” zuhur etmeye başlıyorlar su kenarlarındaki kayaların, taşların üzerlerinde : İşte yavrum Çekirgem, sıkı durasın, şimdi de burada sana en eski atalarını takdim ediyorum : “MAVİ-YEŞİL BAKDERİ”.


Bilmelisin ki, bu ilk canlılar, “dinazor” lardan filan en az 15 defa daha eskidir dünyamızda.



Okumuş, yazmış, hatta gözlük bile takmışsın, onun için sular seller gibi bilirsin Çekirgem, evindeki saksıda bulunan bitki nasıl “fotosentez” yapıyorsa, bu “mavi-yeşil bakderi” sülalesi de aynen öyle, beleş enerjiyi güneşten alıp, başlıyorlar karbondioksit`i oksijen`e dönüştürmeye. 


Hani o bizim malum dünya takvimine göre “milyar yıl” boyunca, boru mu bu, ala vere, ala vere, “oksijen pompası” gibi boyuna pompalayıp duruyorlar havaya oksijeni. “Ahanda işte oksijen” sana. Ama yine tam olmadı be Çekirgem ! Bu sefer de işi abartmış bizim yeşil mavi atalarımız ki,  bir zaman geliyor, havada bu sefer aşırı oksijenden geçilmiyor. İş bu hal de yaramaz sana sevgili Çekirgem ki, bu sefer de oksijen fazlasından hurma olursun ; güzelim ciğerlerin yanar vallahi !
 
“Yuh ulan ! Bu bakderi sülalesi de işi fazla abarttı yani…” derken –taktım kafaya, seni illa ki doğurtacağım ya- bu sefer de, denizlerdeki, deryalardaki, okyanuslardaki “demirler” giriyor devreye. Mecut oksijenin bu günküne göre çok fazla olan kısmı, gidip bu demirleri bulup, onlara tebelleş oluyorlar ve  iş dağılma saatlerinin en kalabalık otobüslerinde görev başında olan fortçular” gibi, yapışarak başlıyorlar sulardaki demirleri etkilemeye. “Etkileyip de ne yapıyorlar ?” dersen, cevabım kısa ve net olarak şu olacaktır : “demir oksit” yapıyorlar yavrum, “demir oksit”. “O da neymiş ki ?” dersen, sana “sıktın artık, amma da sordun be Çekirge !” demem elbet ve langadanak hemen onun da cevabını daha kısa ve daha öz olarak veririm : “Pas”. Ama yanlış  anlaşılmasın hani, bu pas, piyasa vakitlerinde bir kısım şıllık takımının  göz süzüp, gerdan kırarak karşı cinsten gözü dönmüş güruhuna verdiği, ya da futbol oyunundaki pas anlamına pas değil ! Bu pas, bildiğimiz “demir`in pas`ı” ; yani “paslı demir” denilir ya, işte demirdeki o “pas” !



Böylece Çekirgeciğim, demir`in fazlası ile oksijenin fazlası birleştikçe, aktif alandan, pasif alana doğru çekilmeye başlıyorlar. Nasıl çekildikleri de bence çok karizmatik valla ! Şöyle ki : Demir, oksijenle birleşip “demir oksit” oldukça, ağırlaşıp başlıyor suyun içinde iyicene dibe çökmeye. Çöküyor, çöküyor, çöküyor ve -hap kadar deniz kabuklularının vefatlarını müteakip, kabuklarının dibe doğru çöke birleşe kocaman “mercan kayaları”ni yapmaları gibi- bunlar çok daha baba parçalar olduklarından kelli,  başlıyorlar diplerde birike birike, birleşe birleşe  dev kayalara dönüşmeye. Bu da yetmiyor, o dev kayalar da buluşup, birleşerek, aha işte, dünyamızın heybetli koca dağlarını, yüksek tepelerini oluşturuyorlar…



Bil ki Çekirgecigim, dünyamızdaki bu kayaların içinde, bu gün halen, atmosferde bulunan “oksijen” miktarından, 20 defa daha fazla oksijen saklı bulunmaktadır.

Böylece, dünyamızın “oksijen” dengesi de, senin bu dünyaya gelmene uygun oranda dengelenmeye artık yavaş yavaş başlamış bulunuyor.

Ne işlermis bu işler ama değil mi Çekirgecigim, “breh breh breh” yani… !!!

Artık dosta ve düşmana duyururum ki : Dünyamız sonunda artık, “bildik” dünyamız olmakta ve yakında üzerinde yaşayabilmemiz mümkün hale gelmektedir.

                                                                                                           (Devamı gelecek yazıda ...)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder