16 Aralık 2010 Perşembe

ÇEKİRGE`YE MEKTUPLAR : "Zaman’a ve Yaşam’a Dair" - 9


5. Basamak : “SULAR, SELLER GİBİ”

Suyun nereden  geldiği  büyük bir bilimsel mucizedir Çekirgem !

Dünyamızda yaklaşık olarak  326 milyon trilyon galon su bulunmaktadır.

Bu 394 trilyon olimpik yüzme havuzu demektir.

Eski astronomlar, dünyanın kendi suyunu kendinin ihtiva ettiğini düşünürlerdi.

Ama hikaye, dünyada çok az su vardı.

Dünya oluştuğu zamanda güneş sisteminin içi öylesine çok sıcaktı ki,  bu sıcakta suyun var olabilmesi mümkün değildi.

Şimdi sana bir KPSS sınav sorusu : Peki bunca milyon yılın sıcağında, hele yakıcı güneş, evrende ulaşabildiği her noktada her bir sıvıyı kaynatıp buharlaştırırken, “su”yu nereden bulacaksın da –haydi buldun diyelim- nasıl getireceksin dünyaya !!??

O zamanlar, haftada iki gün en münasebetsiz anlarda, kapıyı zangır zangır çalarak insanı ya derin uykusundan uyandıran, ya da namazını bozdurup kaza`ya bıraktıran (tabii herkesin namaz anlayışı farklıdır), “abi sucu geldi, bırakiim mi bir iki damacana !?” diyen sucular da yok ki ortalıkta…

Evren`in bizim buralardaki bölümlerinde, su`ya, sıvıya dair ne varsa, hepsi güneşin sıcaklığının erişemeyeceği çok uzaklıklarda ki, oralar da fena halde soğuk olduğundan, cümlesi gök taşlarının / asteroid`lerin içlerine konuçlanıp, derin dondurucuya konulmuş gibi, kaskatı donmuş vaziyette kendilerini korumaktalar.




Yani, rakam vererek konuşayım, sevgili dostumuz “güneş” sayesinde, o günlerde bize en yakın “su”, dünyamızdan en az 260 milyon kilometre uzaklıkta ve güneş sisteminin dışında bulunan gök taşları (asteroid)’nın içinde ve soğuktan donmuş vaziyette. O zamanlar bırak uzay araçlarını, at arabası bile yok üstüne üstelik. Oradan suyu nasıl taşıyacaksın ki dünyamıza ; boru döşemeye kalksan, o mesafenin yanında dünyanın tüm borularının uzunluğu, çok daha sonra dünyaya gelecek olan adem cinsinin bir adedinin önündeki bamya kadar kalır ancak.

Ama illa ki bizi bir gün doğurtmaya karar vermiş ya “kader”, bu sebepten bunun da bir çaresini buluvermiş  : Gavur`un “gravity” dediği o “çekim gücü” var ya, işte yine onu aracı kılmış bu bahiste de. Nasıl olmuş bak anlatayım sana da aklın şaşsın :

Evren`de her maddenin bir çekim gücü var. (Benim de evrenin bir parçası olarak içim neler neler çekiyor bir bilsen, ama şimdi mezuumuz bu değil tabii maalesef !) Her maddenin yapısına göre de çekiminin gücü farklı elbet. Mesela Angelina Jolie ile, gecekondu kızı garibim Asiye’nin çekim güçleri aynı değil ya, onun gibi. Çekim gücünün  etkili olabilmesi için gerekli olan ise, diğer bir maddenin, o maddenin çekim gücünün etkili olduğu alana girmesidir.

Şimdi sadede gelirsek : Ortada baba güneş`in ve etrafındaki tüm sistemin, (yani güneş sisteminin) öylesine sağlam bir çekim gücü var ki, yani ‘horoz şekeri”ne doğru az biraz yaklaştın mı, kara bıyıklı amca tarafından “hüüüüppp”lenmekten başka hiç  bir şansın olamaz !

İşte, hani yukarıda bahsettiğim, içlerinde kaskatı donmuş su molekülleri olan ve şimdilik güneş sisteminin etki alanının dışında ıslık çalıp, şarkı söyleyerek gezinmekte olan göktaşları  (asteroid`ler) var ya, peşinen söyleyeyim, onlar az sonra “nah var !” olacaklardır.

Güneş sistemi içindeki mevcut en büyük uydu olan Jüpiter, astroid kuşağının hemen yanında bulunan ve güneşten en uzak olan uydudur. Bu en baba kabadayının hacmı çok büyüktür ve güçlü çekim gücü yakınına gelen her nesneyi kendine doğru çeker ki, uzak geçmişte sayısız astroiti çekmiştir.

İşte bu hamşo ve hamşiye göktaşları, öyle “lay lay lom” boş boş gezinirlerken, kırmızı başlıklı kızın hain kurt’a yaklaşması gibi, farketmeden ufaktan ufaktan güneş sisteminin o kuvvetli çekim gücü alanına girip de “alan ihlali” yapmaya başladıklarında, birden ne olduklarını anlayamadan, Jüpiter’in postalamasıyla   güneş sistemi tarafından “hüüüüüppp” diye çekilmeye, emilmeye başlamışlardır.

Jüpiter heyulası onları normal dairesel yörüngelerinden çıkartmış ve  elips bir yörüngeye sokarak  çapraz bir şekilde güneş sisteminin içine ve dünyaya yönlenmelerine sebep olmuştur.
 
Güneş sisteminin çekim gücü, kulampara sarması tabir edilen sarmadan bile öylesine kat be kat güçlü ki, bir yakalananın artık bir daha kurtulabilme şansı hiç yok. Öyle de fazla ki mübarekler, “hüüple hüple” bitmiyor.

Bizzat güneş tarfından “hüp”lenenler, “o sıcakta sizlere ömür, hurma olup mevlalarına kavuştular”.

Ama, güneş`ten sıyırtanlar ise, tropikal yağmur sağanakları misali, (hani şiddetli sağanak yağmurda peşpeşe düşen iri damlalar nasıl yeri dövüp patlar, parçalanır ve etrafa saçılırsa, işte  aynı o misal) göktaşı (asteroid) bombardımanı tarzında, başladı dünyamızı bombalamaya. Öyle bir sağanaktı ki bu Çekirgem, hiç bir şemsiye kar etmez korunmaya. Zaten, aman varsın korunmasın bu sağanaktan dünyamız. “Yağmur berekettir” derler ya, yağanlar göktaşları olsa bile, bu söz kesin doğruymuş : Dünyaya mermi gibi çarpan beher göktaşı, bu şiddetli çarpmanın etkisiyle parçalanıp dağılmakta, bunun sonucu olarak da, içindeki donmuş su molekülleri açığa çıkıp erimekte ve dahi beherinin suyu birleşerek, “sular, seller olup” birbirine karışmakta. 



Dünyamıza vaki bu “göktaşı bombardımanı”, ya da diğer bir ifade ile “asteroid yağmuru” 24 dakika kadar sürdü. Heh heee !!! “O da neymiş ki !?” deme, 24 dakika ama, o evrenin saati ile 24 dakika ; bunun benim duvarımdaki çıplak kadın suretli takvimime göre karşılığı ise, en az 150 milyon yıl kadarcık olmakta…

Üstüne üstlük Çekirgem, sen sen ol, bizim gariban dünya saatimizle dahi 24 dakikalık böyle bir sağanağı küçümseme. Bırak 24 dakikayı, 14 dakika böyle bir sağanak olsa, İstanbul`u sular seller götürür, her bir tarafta derecikler, gölcükler oluşur. E şimdi düşünebilirsen, bu sağanağın 150 milyon yıl sürdüğünü bir düşünmeyi dene ! İşte bu hadisatın sonunda da, dünyamızı öylesine bir “sular seller” kapladı ki, aha işte Çekirgem, sana “okyanus”ları, “denizleri, deryaları, gölleri” takdim ederim ki, onlar bize o sağanakların hediyesidir ; alasın güle güle kullanasın ; ister kana kana içesin,  ister yemek pişiresin, ister üzerinde yüzdürülecek gemilere, transatlantiklere, motorlara, sandallara binip gezesin, ister bulaşık yıkıyasın, ister içlerine girip yüze oynaşa rahatlayasın, ister kendini yıkıyasın, istersen de tarlanı, bahçeni sulayasın ; şimdi suyu bol buldun ya, Arabın yağı misali artık ne yaparsan yap ben karışmam.

“Oh ! Suyu da doldurduk, daha ne ola ki” dersen, ben de sana “Dur heleee bir benim güzel Çekirgem ! Peki soluk nasıl alacağız ya sevgili yavrum , oksijen nerede, hava nerde !?” diye sormaz mıyım !? Cevap veriyorum : Sorarım ! O zaman da sen şapşırıp kalmaz mısın be Çekirgem !? Solunacak oksijen olmadıkça, insanın yaşayabilmesi mümkün değildir ki !,

Onun için, sen sen olsan da, böyle aceleci laflar edeceğine, uslu uslu oturup az daha sabır etsen daha güzel olmaz mı “yaa”cığım !?
 
Bu aşamada dünyamız kesinlikle farklı görünmektedir.

Deniz, demirle doludur. 

Atmosfer bugünkünden çok daha kalındır.

Okyanus demir zenginliğinden yeşil görünüme sahiptir

 
Atmosferin yoğunluğu gökyüzüne ince bir kızıl renk vermektedir.



Şartlar, insan varoluşu için daha iyi görünmektedir.

Toprak tolore edilebilir bir sıcaklık derecesine inmiştir.

Ve yaşam için su artık mevcut bulunmaktadır

Ama halen dehşet verici bir problem vardır.

Atmosferdeki gazlar, temel olarak, nitrojen, karbondioksit ve nefeyinden ibarettir ama oksijen yoktur.
 
Yani, dünyamız, hala daha “bildik” dünyamız değil ve üzerinde yaşayabilmemiz henüz dahi imkansızdır.

                                                                                                      (Devamı gelecek yazıda ...)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder