14 Aralık 2010 Salı

ÇEKİRGE`YE MEKTUPLAR : "Zaman’a ve Yaşam’a Dair" - 5


İKİNCİ BÖLÜM : “ZAMAN”A DAİR KISA NOTLAR”

Devam ediyoruz Çekirgem !

Hani o bir toplu iğnenin ucundan daha miniminnacık bir noktacık vardı ve bundan 13.7 milyar yıl önce patlayıp, bugün hala genişlemekte olan evreni meydana getirmişti ya, işte şimdi aradan aşağı yukarı 9.2 milyar yıl geçmiş durumda…  
Artık geliyoruz dünyamızı oluşturmaya ! (Arada bir kaç milyon yıl`cık ihmal edilebilir zaman sürelerini hoş gör ; zaten birazdan anlatacağım, “bunlar aslında öyle bizim bildiğimiz cinsten milyar, milyon yıllar filan da değiller” hani ; saniyeler, dakikalar belki) …

İşte hızla geldik, büyük patlamadan 9.2 milyar yıl sonrasına, ya da, senin bu satırları okumakta olduğun an`dan 4.5 milyar yıl öncesine :

O zamana kadar hiçlikten muzzam bir evren doğmuş ve büyümesini sürdürmekteydi ama, henüz bizim doğup da üzerinde yaşayabileceğimiz bir dünya ortada yoktu.

Ama bu sefer en baştaki gibi değil artık ; o bir toplu iğne ucundan çok daha miniminnacık noktacığın infilak etmesiyle, -artık ondan kelli- hiçlik, hiç olmuştu. Şimdi ortalık, ben diyeyim karnaval yeri, sen de panayır, bir başkası desin cümbüş mekanı …

Devasalaşmış olup da, daha da devasalaşmaya devam etmekte olan evrenin içinde, atom altı parçacıklar, elektronlar, protonlar, nötronlar, daha bir yığın eciş bücüş maddeler ve dahi yecüc mecüc gazlar cirit atmakta ki, kimin eli kimin cebinde belli değil : Kavuşup sevişip birleşenler, ayrılıp birbirlerini terkedenler, kavga edip dövüşenler, birbirlerini yiyenler, patlayıp ayrışanlar, biri öbürüne takılanlar, özgür gezenler, gruplaşıp sürü oluşturanlar, gözle görülebilenler, gözle görülemeyenler … uzatmayayım, hasılı bir curcunadır ki, anlatılınabilinir gibi değil...

Şimdi, yukarıda dediydim ya, şu “milyar, milyon yılllar”a geleceğim diye, işte şimdi ona geldim ki, bu bölümü onunla bir güzel iyi ederiz :

Güzel  Çekirgem, ehemle bilesin ki, bu “zaman” kavramı çok mühimdir. Esasen, bu sebepten olmalıdır, naçizane yazar hizmetkarın, seni doğurtmaya uğraştığı iş bu yazı dizisine “zaman’a ve yaşama dair” adını koymuştur. “Zaman”ı “yaşam”ın öncesine koyması da, “hani kulağa böyle daha hoş geliyor !”, ya da “tesadüf işte !” olmayıp, harbiden bilinçli bir tercihtir. Yani, olması gerektiği gibidir … “Ne demek mi istiyorum !?” Madem merak ediyorsun, anlatmaya çalışayım hele :

Şimdi biz “insan canlıları”nın, bir “bildikleri, bilebilecekleri, tahmin edebilecekleri, üzerinde düşünebildikleri, hakkında doğru, yanlış akıl yürütebildikleri” vardır, bir de “bilmedikleri, bilemeyecekleri”. İşte birinci grup, yani “bilinebilir” olan her şey, “büyük patlama / big bang” dan sonrakilere, ikinci grup, yani “bilinemeyenler” ise, “büyük patlama / big bang” dan öncesine dair olanlardır.  (Ancak, bilinebilirlerin tek istisnasının o büyük patlamanın en başındaki meşum 10-43  saniye zarfında olanlar olduğunu, ama orada olanları öğrenmeye dair bilim dünyasının en heyecan verici teorik ve deneysel çalışmalarının bütün hızı ile devam ettiğini belirteyim)

Büyük Patlamadan öncesi, “hiçlik”tir ve “hiçlik”, bugün bilebildiğimiz hiç bir kavramı içermez. “Hiçlik”te hiçbirşey yoktur. Dolayısı ile, “zaman”ı da içermez. Yani “hiçlik”te “zaman” yoktur.

“Zaman”, büyük patlama ile ortaya çıkmış ve büyük patlamadan sonra işlemeye başlamıştır.

Onun için burada “zaman”ı bir ele alalım derim ben !

Bak hele, bizim dünyamız iş bu koskoca evrende, büyük şair Nazım Hikmet üstadın güzelim benzetmesi ile, “bir nokta, eğri bir virgül, hatta bir vesile bile değil”dir.

Azman kere azman evreni düşün önce, sonra da onun içindeki trilyon kere trilyon adet yıldızların kenarda köşede kalmış minik ve gariban bir tanesini ki, işte o bizim dünyamızdır.

Bizim dünyamız evet bize çok şey ifade eder elbet ama, şu an patlayıp yok olsa, evrende var olan diğerleri bunu fark dahi edemez,  eden üç beşinin ise tımbırında dahi olmaz.

İşte biz bu gariban dünyamızda yaşarken, baba evrenin yanında, kendi gariban kere gariban akılcığımızla, kendi gariban yaşamımıza göre bir takım düzenlemeler yapmışız kendimizce : Misal kabilinden mesela, malum bizim dünya oldum olası “güneş”e kesiktir, “ay” da bizim dünyaya ya ; bakmışız ki dünyamız güneşe mabadını döndüğünde karanlık oluyor, tutmuşuz o vaziyete “gece” demişiz ; yüzünü döndüğündeki aydınlık  vaziyete ise “gündüz”. 

 
Sonra “ay” asılıyor ya bizimkine, hani etrafında dönüp dolaşıp sonunda tabak gibi gösteriyor ya kendini ; tutmuşuz, şıllığın her kendini tam gösterdiği iki zaman süresi arasına “ay” diye isim takmışız ; bizim zamparanın da,  etrafında sakin sakin dolanıp, çevresini tatlı tatlı inceleyerek güneşi her tam bir tavaf edişine de “yıl”. 



Bununla da yetinmemişiz, onları da böle böle, işte “gün” dü, “saat”ti, “dakika”ydı, “saniye”ydi gibi icatlar çıkarmışız.

Hele “hafta” denilen şey, tam bir zırva, hiç bir dayanağı yok ; birileri uydurmuş, bizler de “eyvallah” demişiz ki, deyiş o deyiş ; bir güzel yapışmış kalmış üzerimize …

Bunları etmişiz, pek güzel, afferin bize, güle güle  kullanalım ; bunlara dair takvimler alıp duvarlarımıza da asalım (aman benimki Pirelli’nin çıplak kadınlılarındanınki olsun), saatler alıp takınalım ; benim buraya kadar bir itirazım olmaz.  Ama tutup, koca evren`le de bizim gariban dünya zamanları ile halleşmeye kalkamaya ağır itirazım olur ve bu densizliğe dense dense ancak “oha yani, çuuşşş be birader !!!” denilmez mi !? 



O evren ki azman kere azmanın teki ve dahi içinde, senin gariban dünyanın yanından çırak dahi çıkamayacağı “katrilyon kere trilyon” gezegen, gezmeyegen, yıldız, sistem ve dahi onların aralarında her an “katrilyon kere katrilyon”dan “katrilyon kere katrilyon” daha fazla hadisat cereyan etmekte. Yani şimdi bu devasa baba, senin kolundaki gariban “Nacar” (tamam canım, en pahalısından “Rolex” olsun –fazla para verince diğerlerinden farklı bir şey gösteriyor sanki, artık ne halta yarıyorsa- neyse, bir şey farketmez sonuçta) saate göre mi takılacak yani !!?? Yok daha neler !!!

 
O devasa kere devasa olup, halen de genişlemeye devam eden dev “Evren” ki, 4 boyutludur. (4. boyut kesin de, 11 boyutludur diyenler de var. Neyse bunlara şimdi fazla girmeyek de, o güzel kafanı fazla karıştırmayak !).  O dördüncü boyutu da “zaman”. Evrenin “zaman” boyutunu, saç traşı olmasını ve saçını taramasını sevmeyen, kıvırcık afro saçlı, ufak tefek, komik görünüşlü yahudi adam keşfetti : “Einstein”. Nobel ödülünü de bilvesile, bu vesile ile cukkaladı işte ki, bence  “helal-i hoş olsun”, hakikaten bihakkın ödülü hakketti kafir.

Yani “zaman” kavramı, evren`in dördüncü boyutu olarak kendi niteliğinde aslen mevcut olup, işte o “zaman”, esasen, bizatihi ve bizzat “zaman”ın ta kendisi olup, o dahi “izafi = görece” dir. Neyse burada işi daha fazla karıştırmayalım. (Aksi taktirde ya Einstein’in “zamanın izafiliği / göreceliği teorisine girip, bir daha da içinden çıkamayacağız ; ya da “Karacaoğlan”ın zaman kavramına göre, bir yar bulamadan artık “geçmez akçe pul’a” benzemeye başlayan hanım kızlarımızın astrolojiden de ümidi kesip, “kuantum”dan medet umma zırvalıklarına bulaşıp işin pisini çıkaracağız). Tamam karıştırmayalım ama, önce “Evren”in “zaman” kavramına önümüzü ilikleyip hele bir saygılarımızı sunalım, sonra da, bizim Kapalıçarşı`daki “Şark Kahvehanesi”nin duvarında asılı ve üzerinde yorgun bir çiftçinin destiyi kafasına dikmiş ayran içerkenki sureti bulunan “takvim”imizle, ya da, arada bir içinden kuş çıkıp “guguk” diye bağıran guguklu (ya da guguksuz) saatimizle onu özdeşleştirmeye çalışmak gibi bir edepsizlik yapmayalım.



Şimdi burada, mühim bir yazar üstadımızın uslubu kelli, “çok mühim bir laf” edeceğim ama, Çekirgemi fazla sıkmamak için bu lafı burada daha fazla açmadan bırakacağım. (Belli mi olur, istek üzerine belki ileride yeni bir ‘Çekirge konusu’ çıkar, kim bilir !).

Mühim laf şu (ancak saçlarım üstad gibi uzun olmadığından, affınıza sığınarak, mühim lafı etmeden önce saçlarımı elimle şöyle bir yandan haramanlayarak arkaya doğru atamıyorum) :

“Kendimize göre olan küçük zaman kavramımızı, toz`dan çok daha minicik bir parçası olduğumuz koca evren`in “gerçek zaman” kavramına eklemleyebildiğimiz takdirdedir ki, ancak o zaman, bu evrende anlaşılabilecek ne var ise, onları doğru olarak anlamaya başlayabilir, “yaşam”ı ancak o zaman anlamlı kılabilir ve  “ölüm”ü yenip, ölümsüzlüğe ulaşabiliriz. (Sıkı laf ama değil mi Çekirgem !!?? Ama inan ki doğrudur…)

Evren`e saygısızlık etmek gibi olmasın ama, ben sırf senin güzeller kere çok güzel hatırın için, son olarak, şu bizim gariban zaman anlayışımızla, evren`in harbi zamanının, “sadece teknik açıdan” az biraz mukayaselerini verip, bu bahsi burada noktalayayım (yoksa daha fazla uzatırsak bu yazı dizisi, “Aşk-ı Memnu” dizisini bile sollayacak maazallah) :

Bak güzel Çekirgem, teknik açıdan :

Bizim 30 milyon yıl kavramımızın evrenin zamanındaki karşılığı sadece 5 dakika ; 500 milyon yıl’ın ise 80 dakika…

Bu durumda bizim 1 milyar yılımızın, evrendeki karşılığı yaklaşık olarak 2,5 saat, 10 milyar yılımızın karşılığı 26 saat ve 15 milyar yılımızın karşılığı –ki şu an akşam pazarı olması itibariyla ufak tefek küsuratla uğraşmazsak- sadece 40 saatten ibaret olmaktadır …

Valla sen istesen de istemesen de, inansan da inanmasan da durum böyle işte sevgili kere çok sevgili Çekirgem…

Eh ! Aksini iddia edecek bir hırbo çıkıp da zırvalamazsa, bizler de bu evrenin birer parçaları olmamız itibariyla, evrenin harbi zamanları, elbet bizler için de geçerli olup, “bana ne yav, zamanın harbisi bana herhangi bir kıymet-i harbiye  ifade etmiyor !!!” diyecek olan hamşonun ağızına …. çuşka biberinin, o bulunamazsa Urfa isot’unun en acısı, acımasızca sürülmelidir…

Yaa işte böyle Çekirgem ! Şu “zaman” ne matrak bir kavrammış değil mi !? Buradan yaktığında,  her şey  bir kol mesafesi kadar bize çok yakın, aynı zamanda da, bir kol mesafesi kadar bizden çok uzak değil mi !!!???

Bu bölümde çenem düştü, farkındayım Çekirgem. Neyse, beterin beteri vardır, Allah selamet versin ‘teyzem’ gibi konudan konuya atlaya atlaya lafın sonunda asıl anlatmak istediğim konuyu unutmamak için, hemen şuracığa gelecek sayıda “dünyamız”a geleceğimizi bir not edivereyim.

Tabii kısmetse ! Malum atasözü vardır : “Kontrabas’da peşrev olmaz, ne çıkarsa bahtına”…
                                                                                                   (Devamı gelecek yazıda ...)



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder