ALTINCI BÖLÜM : NEOLİTİK DÖNEM “KIRILMA NOKTASI”
Saygıda kusur etmeyelim Çekirgem ; malum “sus” küçüğün, “söz” büyüğündür. Hem, beni tanıdığın için, içinden “meydanı boş bulmuş, amma da sallıyor !” filan gibi kaka şeyler geçiriyor olabilirsin ! Onun için bu dönem hakkında önce hocalarım konuşsunlar da, sazı ben sonra alayım elime en iyisi ! Bence hocalarım ne söylemişlerse, pek güzel söylemişler doğrusu ! En çok hoşuma gidenleri de kocaman harflerle yazdım ki, dikkatini oralara daha çok çekeyim diye :
“Son Buzul Çağı`nın sonunda, yaklaşık 12.000 yıl önce, Neolitik bir devrim olmaya başlamıştır. Öncelikle sosyo-ekonomik ve teknolojik bir dönüşüm olan bu devrim, yiyecek toplama düzeninden yiyecek üretimine bir geçisi içeriyordu. Devrim, yeryüzüne yayılmadan önce az sayıda birkaç bölgede başlamış ve otlak olarak uygun olan yerlerde otlak göçebeliğine, yani hayvan ürülerinin güdülmesine, başka yerlerde ise çiftçiliğe ve yerleşik köy yaşamına yol açmıştırr. Böylece NEOLİTİK ÇAĞ, yani CİLALI TAŞ DEVRİ başlamıştır.
İnsanlar 12.000 yıl önce NEOLİTİK yerleşimlerin ortaya çıkmasından sonra da çoğu yerlerde PALEOLİTİK yaşam biçimini sürdürmüşlerdir.
BU İNSANLAR MUTLUYDULAR VE YENİ BİR NEOLİTİK YİYECEK ÜRETİM BİÇİMİNE GEÇMELERİ İÇİN ÜZERLERİNDE BASKI BULUNMUYORDU. Günümüzde bile ayakta kalabilmşs az sayıda grup, PALEOLİTİK yaşam biçimini sürdürmektedir. NEOLİTİK ÇAĞ`ın ilk basit bahçecilikten ve hayvancılıktan “köykentlerde” yaşayan geç NEOLİTİK gruplara giden kendine özgü bir çizgisi bulunmaktadır. Geriye bakıldığında, özellikle de PALEOLİTİK dönemin çok uzun olmasıyla kıyaslandığında, tarih öncesi NEOLİTİK DÖNEMİN SÜRESİ, “YALNIZCA BİR AN” SÜRMÜŞTÜR”.
PALEOLİTİK dönemden çıkış, yiyecek üretimine giden iki ayrı yolla sağlanmıştır. Biri toplayıcılıktan tahıl bahçeciliğine ve sonra tarıma, diğeri avcılıktan sürü besiciliğine ve kırsal göçebeliğe.
Dünya üzerindeki insan toplulukları çeşitli bitkileri ve hayvanları evcilleştirmeye ve yetiştirmeye başlamışlardır.
Yerleşik yaşam biçimi, karbonhidratlar bakımından zengin yiyecekler ve bebeklerin erken sütten kesilmesi doğurganlığı artırırken, bebeklerin bir yerleşim yerinden diğerine taşınması yükünü ortadan kaldırarak kadınların daha fazla hamile kalabilmesini sağlamıştırr.
NEOLİTİK Çağ`ın başlangıcında, ekmeklerini yalnızca el sanatlarıyla kazanan insanlar arasında uzmanlaşma yok denecek kadar azdı. Bu durum, sonraki NEOLİTİK dönemlerde oluşan daha çok yiyecek fazlası ve artan takasla birlikte, eş zamanlı olarak çömlekci, dokumacı, duvarcı, alet yapıcısı, din adamı ve şefleri bulunan daha karmaşık ve zengin yerleşimlere yol açtıkça değismiştir. Toplumsal tabakalaşma üretim fazlası artışıyla hızını korumuştur. Geç NEOLİTİK Çağ`da, “büyük adam” toplumları denilen toplumlar görülmeye baslanmıştır. Bunlar, akrabağlığa, toplum içinde sıraya ve malları biriktirme ile büyük şölenlerle yeniden dağıtma gücüne dayalı olmuştur. Liderler artık 5.000 – 20.000 arasında kişinin kaynaklarını denetlemeye başlamışlardır ama, kendilerine görece daha az kaynak ayırdikları ve NEOLİTİK toplumlar gerçek anlamda çok büyük zenginlikler üretemedikleri için, henüz kral olamamışlardı.
NEOLİTİK ÇAĞ`a geçerken çok daha düşük verimlilikteki bahçeciliğin, PALEOLİTİK yaşam biçimiyle karşılaştırıldığında daha fazla iş gerektirmesi, daha az çesit ve az besleyici yiyecek üretmesi nedenleriyle, PALEOLİTİK “avcılık ve toplamanın” parlak dönemine oranla daha az boş zamana izin vermesi nedenleriyle, YAŞAM STANDARDININ GERÇEKTEN DÜŞTÜĞÜ SÖYLENEBİLİR.
Nüfuslar artmış ve NEOLİTİK ekonomi uygun boşluklari doldurarak hızla yayılmıştır. M.Ö. 3000`de Yakın Doğu, birbirleriyle genellikle bir günlük yürüme uzaklığındaki binlerce tarımcı köyle dolmuştur. Daha zengin ve karmaşık toplumsal yapılar gelişmiş, bölgesel kavşaklarda ticaret merkezleri ortaya çıkmış ve geç NEOLİTİK Çağ`da kasabalar oluşmuştur. Stoklanan yiyecek fazlası soyguncuların ilgisini çektiği için, bunların etrafları kalın ve yüksek “sur”larla çevrilmeye başlanmıştır.
NEOLİTİK Çağ`da insanlar, ilk kez hırsızlığa ve dolayısıyla korumaya değer yiyecek fazlası ve zenginlik üretmişlerdir. PALEOLİTİK gruplar çevrelerinde hızla ortaya çıkan NEOLİTİK ekonomilere uyum sağlamak mecburiyetinde kalmışlardır. Yoksa bu gruplar ya hırsızlıkla geçinecek ya da yerleşik bir yaşama katılmayı seçeceklerdi. Uzun dönemde ise NEOLİTİK insanlar, avcı-toplayıcıları önemsiz bir konuma getirmiş ve soylarını neredeyse tüketmiştir.
TOPLAYICI YAŞAM BİCİMİNİN İDEALLEŞTİRİLMİŞ ANILARI, ÇOĞU TOPLUMLARDA, ‘CENNET BAHÇESİ’ YA DA ‘MUTLU AVLANMA ALANLARI’ EFSANELERINDE KALMIŞTIR.
İşte böyle demiş değerli büyük hocalar Çekirge ! Hocalarıma hiç bir itirazım yoktur ; onlar benim gibi “tufeyli sarmaşık” olmayıp, okumuş, yazmış, gözlük bile takmış, mühim kürsüler edinmiş mühim kişilerdir. Ama şimdi bana az müsaade etsinler, biraz da ben anlatayım :
Bundan 12.000 yıl kadar öncesinden ufaktan ufaktan başlayan NEOLİTİK dönem, şehirlerin, krallıkların kurulduğu, yine bundan 5.000 yıl öncesine kadar (yani 7.000 yıl kadar) sürmüştür. Mektepte bizlere “CİLALI TAŞ DEVRİ” olarak öğretilen bu dönem, gerçekten de adı gibi, “insanlığı cilalayarak, orijinalliğini, doğallığını kaybetmeye başlamasına” sebep olmuştur. Ondan sonra da, günümüze kadar devam eden süreçte, işte o boktan cilanın üstüne “kat kat başka cilalar çekile çekile”, artık cilaların altından “insanın hakikisi” görünmez ve görülse de tanınmaz hale gelmiştir maalesef ! (Bu devir, günümüzdeki bir başka “cilalı” döneme, “Cilalı İmaj Dönemi”ne kadar uzanacak yolun ilk başlangıcıdır işte !)
Sen şimdi yukarıda hocamların dediklerinde “NEOLİTİK DEVRİM” laflarını görünce, sakın hemen “Allah be, yaşasın DEVRİM, yürüyün arkadaşlar Kadıköy`e mitinge !” diye üzerine atlamayasın ! “Her devrim, iyi devrim” demek değildir. Esasen bu “devrim” lafı da sonradan icad edilmiş bir laf olup, “demokrasi, laiklik” filan gibi “nereye çeksen oraya uzar” görece bir kavramdır. Buradaki devrimden kasıt, “köklü değişim, dönüşüm” anlamınadır. Yani buradan yola çıkarak, bendeniz mektup yazarının “değişimlere, dönüşümlere” karşı olduğum gibi yanlış bir düşünceye sakın kapılmayasın Çekirge ! (Yoksa bir terlik darbesiyle bitiririm işini haberin olsun yani !!!).
“Değişim, dönüşüm, gelişim”, artık adına her ne dersen de, elbet olmalı da, ama adam gibi olmalı ! Ne demiştik, “evrenin parçalarıyız”, “evrenin hukukuna ve ritmine uymalıyız !”. Yani aslımızı, “öz”ümüzü inkar etmemeliyiz. O “öz”e sadık kalarak, onu bozmadan, yitirmeden, insanlığın yaşamini, yaşantılarımızı, o “öz” ün layık olduğu daha da doğru, daha da güzel sentezlere ulaştırarak geliştirmeli, dönüştürmeli, değiştirmeliyiz zaman içerisinde. Çünkü o “öz”, bizim “cevherimiz”, varlık sebebimizdir...
Ama işte, maalesef öyle olmadı ! “Cennet” ten çıkılarak gidilen yol, tersine “insanın evrene ve kendine yabancılaşması” istikametine saptı. İnsanlık tarihinde bu sapışın başladığı “temel kırılma noktası”, “ahanda bu NEOLİTİK DÖNEM”dir.
Klasik NEOLİTİK dönem, tek başına o kadar da günahkar gözükmüyor olmasına karşın, başlattığı yolda kendi içinde bir çok özürlü doğumlar yapa yapa, bu hastalıklı süreci giderek daha da içinden çıkılamaz hale sokmak suretiyle sarmallaştırarak günümüe kadar taşımıştır. Tarihçi takımından sopa yemeği göze alarak ve tekraren söylüyorum ki, insanlığın sadece 2 dönemi vardır : Birincisi PALEOLİTİK dönem olup, bundan 12.000 yıl önce sona ermiştir. İkincisi ise, kendinden sonra, önce “şehirler” döneminin, ardından da “kapitalizm öncesi”, “feodalizm”, “kapitalizm”, “emperyalizm”, “sanayi devrimi” gibi dönemlerin peşpeşe doğmasına yol açıp sebep olan, (bir başka ifade ile, farklı isimler altında süregelen) ve “son ucu” günümüze ulaşan NEOLİTİK dönem olup, halen devam etmektedir. (Vay bee ! Amma cümle yaptım di mi ! Nobelli taifesi çatır çatır çatlasın kıskancından !)
Klasik NEOLİTİK dönemde görülmeyen, bu nedenle onu masum gibi gösteren melanetler, onun başlattığı yol sayesindedir ki, kısa süre sonra “ondan sebep” misli ile fazlasıyla ortaya çıkacaktır.
İnsanlar bitkileri ve hayvanları, yani doğa`yı devşirmeye, değiştirmeye başlayınca, devşirilen doğa da insanları devşirmeye, değistirmeye başladı ki, işte “zurnanın zırt” dediği, fay hattının “çatur çutur” kırılmaya başladığı zaman, işte o zamandır Çekirgem !
Bu dönem, evren`in hukukunun insanlar tarafından çatır çutur çiğnenmeye başlanıldığı, “kakafonik bir bozuk ritm”in peşinde. evren`in ritminin dışına çıkılmaya başlanıldığı dönemdir. “Bir müthiş yazar” (ki, haddim olmayarak, o “ben” oluyorum naçizane) bu vaziyeti bir zamanlar şu vurucu ifadelerle ifade etmiştir ki, helal olsun adama vallahi ! :
“İnsan” ile “ayva” arasında, evrenin bütün parçalarının aralarında olduğu gibi, başlangıcından itibaren evrensel hukuk kapsamında bir “hukuk” olduğu hiç şüphesizdir. İnsanın “ayva”yı bu hukukun kapsamı içinde yemesinde de (aslanın antilop’u, dağ keçisinin yamaç bitkisini yemesi gibi) herhangi bir ihlal söz konusu değildir. Ancak, “insan”ın, bu hukukun dışına çıkarak “ayva”yı yemeye başlamasıyladır ki, insanoğlu cennetten kovulmuş ve işte o kara mizah anlamında insanlık “ayvayı yemeye” başlamıştır. Bu bahiste, aralarındaki gerçek hukuku bozan tarafın da ‘ayva’ değil, ‘insan’ olduğu şüphesizdir). Peki, nedir insanoğlunun bu hukuku çiğnemesinin sebebi ? Bu sebebi anlayabilmek için fazla akıl yürütmeye dahi gerek yoktur ; bu gün etrafımıza şöyle bir bakmamız, dünyamızda olanları görmemiz bu sebebi keşfetmemiz için yeterli olacaktır : Bir iki nesil önce neden iki rezil dünya savaşı yaşanmış ise, bu gün neden ABD top tüfek Irak’a girmiş ise, işte o gün de insanın ayva ile hukukunu bozmasının sebebi de o dur ! Bu sebep, evrenin bir parçası olan insanın, evrenin bir başka parçası olan “ayva”yı, artık evrenin bir parçası olarak değil, kendi malı olarak görmeye başlayarak, kendini ve “ayva”yı evrenden (aynı anda ve aynı anlamda hemcinslerinden) koparması, kendini, kendi özünü, aynı zamanda ve aynı anlamda da “ayva”yı ve “ayvanın özü”nü inkar etmesidir. “Bu ayvalar benim” ile başlayan bu süreç, “bu ayva ağacı benim”, “bu ayva ağaçları benim”, “bu ayva ağaçlarının bulunduğu topraklar da benim”, “bu ayva ağaçlarının köklerinin uzandığı topraklar da benim”, “bu ayva ağaçlarının köklerinin uzandığı topraklara komşu olan topraklar da benim”, “bu ayva ağaçlarını sulayan akarsular da benim”, “bu ayvaları yemek isteyenler de benim”, “bu ayvaları toplatacağım insanlar da benim” diye gelişerek devam edecektir. “Benim”i kabul etmeyenler yok edilecekler, yok edilmeye çalışılacaklardır, ta ki, daha güçlü biri gelip de “benim”i, “onun” yapana kadar. Hukuk bir kez bozuldu mu, artık “benim olanın” , bir başkasının da olmasına bir engel kalmaz elbette. Oysa, hiçbir antilop, hiçbir aslana ait olmadığı gibi, hiçbir eğrelti otu da hiçbir dağ keçisinin özel mülkiyetinde değildir ve aslanlar, karın doyurma ihtiyaçlarından fazla antilop avlayıp, onları stoklamazlar ; bir dağ keçisinin de, fazla otları toplayıp başka bir hemcinsine kar gayesi ile satmayı düşünemediği gibi... (‘İnsan’ın bu işleri, diğer canlılardan farklı olarak ‘akıl’a sahip olduğu için yaptığı söylenmektedir. O halde ‘insan’, ‘akıl’ın kullanma talimatını yanlış anlamış olsa gerektir. İşte bu günün ‘insanın doğaya egemen’ olma kavramı, insanlığın kendine bahşedilmiş olan akıl yolu ile, ‘evrensel hukuk kapsamındaki özüne uygun kendini ve doğayı geliştirerek insan yaşamını evrenin daha üst boyutlarına ulaştırabilmesini / tanrısallaşmabilmeyi’ değil, tersine, akıl yolu ile keşfettiği teknolojiyi de kötü amaçla kullanarak ‘doğaya malik olmayı / doğayı özelleştirmeyi, evrenden kopmayı’ ifade etmektedir).
Evrensel hukukun dışına çıkarak “ayva”yı yemeye başlayıp evrende sadece kendine has olarak bir “ekonomi” yaratan ve kendini cennetten kovduran insan, (dolayısı ile evrensel hukukun korumasından da mahrum kalan, hukuksuz kalan insan) bu kez kendini bu hali ile meşru kılabilmek, kendini koruyabilmek için, kendi “yapay hukukunu” yapmaya, kendi hukukunu yaratmaya çalışmaya başlamıştır.”
Ezcümle Çekirge yavrum, bunlardan sebeptir ki, artık “özel mülkiyet”, ‘miras”, “hırsızlık, soygunculuk”, “savaş ve istila”, “doğa`nin ritminin dışında nüfus artışı”, “zenginlik / fakirlik”, “sosyal sınıfların doğuşu ve insanların ayrışmaya, birbirlerine karşı ‘ötekileşmeye’ başlaması”, “güçlünün güçsüzü ezmesi” hasılı bildiğimiz her türlü melanete sebep olan yamuk oluşumlar yapış yapış oluşmaya başlamıştır.
Bu dönem, insan(lığın), evren`den kopmaya ve öz`une yabancılaşmaya başladığı dönemdir ve “SIR” da, bu kopuşta gizlidir.
Bu bölümü de çok şükür tamamlamış bulunuyoruz Çekirgem ! Yani 7.000 yıl daha attırdık aradan !
Ben şimdi oturup bir “ara bölüm” daha hazırlayacağım. (Yav, galiba ‘ara bölümler’, ‘ana bölümler’i solluyor herhalde ! Acep, ‘ara bölümleri, ana bölüm’, ‘ana bölümleri de ara bölüm’ yapsam daha mı doğru olacak ne !?)
Hazırlayacağım ki, iş bu NEOLİTİK döneme karşı buraya kadar seni yeterince tahrik edemedim ise, o “ara bölüm” ile seni iyice azdıracak son vurucu darbeyi indireyim.
Zira “ara bölüm” gayet feminist bir bölüm (!) olup, adı da “ÖKÜZ`ün KADIN`ı HAMLAMASI” gibi bir şey olacak… (Hamiş : Sakın yanlış anlaşılmasın, buradaki ‘ÖKÜZ’, mecazi olarak ‘İNSAN CANLISININ ERKEĞİ’ anlamına kullanılmamakta olup, orijinal ‘ÖKÜZ”ü ifade etmektedir.)
(Devamı gelecek yazıda ...)




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder