YEDİNCİ BÖLÜM : “KENTSEL DEVRİM”
(İÇİNDE HER TÜRLÜ MELANET VARDIR Kİ, ‘ŞEHİR’ İNSANI BOZAR – Mühim bir zat)
Yine büyük hocamlarla başlayalım Çekirge :
“NEOLİTİK toplumlar hiç bir zaman krallıkların karmaşıklığına ulaşmamıştır. Bunlar hiç bir zaman büyük kentler ya da saray, tapınak gibi çevrelenmiş büyük yapılar kurmamış, kayıt tutmak için yazıya gereksinim duymamış ve bir yüksek öğrenim geleneği ya da kurumsallaşırılmış bir bilim geleneği oluşturmamışlardır. Bu özellikler ancak NEOLİTİK toplumlar birleşerek uygarlıklar oluşturduğunda ortaya çıkmıştır ki bu, insanın toplumsal evriminde ikinci büyük dönüsümdür. Bu devrimden genellikle Kentsel Devrim olarak söz edilir.
Adı ne olursa olsun, Yakın Doğuda yaklasik 6.000 yıl önce başlayan değişiklikler, kentler, yüksek nüfus yoğunlukları, merkezi politik ve ekonomik Kurumlar, bölgesel devletlerin ortaya çıkışı ve örgütlenmesi, karmaşık ve sınıflı toplumların gelişmesi, anıtsal mimari ve yazı ile yüksek öğrenimin balaması gibi tüm toplumsal ve tarihsel sonuçlarıyla birlikte, ilk uygarlıkları getirmiştir. Bu kez, bulundukları yerlerin nüfus taşıma sınırları dolmuş ve giderek artan büyük nüfusları ayakta tutmak için tarımsal üretime geçme gereksinimi nedeniyle başka bir tekno-ekonomik devrim olmuştur.
Kentsel Devrim, 18. yüzyıl Avrupa`sında kök salan Endüstri Devrimine kadar, insan ve teknoloji tarihinde sonuçarı bakımından rakipsiz bir dönem olduğunu kanıtlamıştır. İlk uygarlıkların temellerini, Neolitik bahçecilikten oldukça farklı yeni ve yoğun bir tarım biçimi oluşturmuştur. Bu yeni biçimde, basit bahçeciliğin yerini, devletin çalıştirdığı mühendislerin gözetiminde vergi affı karşılığında ücretsiz çalıştırılan gruplarca kamu yatırımları olarak yapılıp, bakımı yapılan geniş ölçekli “sulama ağlarına” dayalı “sulamayla yapılan tarım almıştır. Eski dünya`daki çapa ve kazmanın yerine öküzle çekilebilen pulluk gelmiştir. Yaşamaya yeter düzeydeki çiftçilik, yerini, vergilenebilir, saklanabilir ve yeniden dağıtılabilir büyük tahıl fazlası üretimine bırakmıştır. Bu karmaşık tarımsal üretim düzenini yönetmek için bir firavun ya da kralın egemenliğinde merkezi politik güçler ortaya çıkmıştırr. Kentsel Devrim, “sulamayla tarım” ve merkezi bir devlet yönetiminin yanında, çok daha büyük nüfusları, kent merkezlerini, yasa zorlayıcı kurumlari (ordu, vergi toplayıcılar ve polis), genişlemis ticareti, saray ve tapınakları, bir ruhban sınıfını, dinsel kurumları ve yüksek öğrenimi ayakta tutmuştur. Böylesine bürokratik bir biçimde yapılanmış toplumlarda matematik, tıp, astronomi yazı yazmayı bilen aydın kişilerce geliştirilmiştir.
Bataklıkların kurutulması, baraj, bent, set kanal, teras, su tutma yeri ve su kıyısı banklarının yapılması ve kanalların temiz tutulması gerekli olmuştur. Suyla ilgili anlasmazlıkların bir Kurumca çözülmesine, tahıl fazlalığının saklanıp, korunmasına ve yeniden dağıtılmasına gerek duyulmuştur. Coğrafi yapıyla ilgili koşul ve veriler ile sulamayla yapılan tarım tekniklerinin birbirlerini etkilemesi, dayatmacı bir devlet kurulması yönündeki eğilimleri güçlendirmiştir.
Sıkışık doğal ortamlarda çoğalan Neolitik nüfus, kısa sürede çöl, çağlayan ve denizlerle çevrili doğal sınırlara kadar dayanmış, bu ise tarımsal yiyecek üretiminin artırılması zorunluluğuna yol açmıştır.
SAVAŞLAR SÜREGEN DURUMA GELMİŞ VE BİR YERLEŞİM YERİ ZATEN DOLMUŞSA, İNSANLAR ARTIK AYRILIP YENİ BİR TARIM TOPLUMU OLUŞTURAMAYACAKLARI İÇİN, ELE GEÇİRİCİ VE İNSANLARI BUYRUK ALTINA ALICI BASKINLARIN DA ÖTESİNE GEÇMİŞTİR.
SAVAŞLARDA YENENLER SADECE TOPRAKLARI VE KÜÇÜK SULAMA YAPILARINI ELE GEÇİRMEKLE KALMAMIŞ, YENİLMİŞ GRUPLARI BUYRUKLARI ALTINA ALIP ONLARA EGEMEN OLMUŞ VE ONLARIN YAŞAMLARINI, TARIMSAL YAPILARIN BAKIMINDA KÖLE VE KÖYLÜ OLARAK ÇALIŞMALARI KARŞILIĞINDA, BAĞIŞLAMIŞTIR.
BU SÜREÇ BİR KEZ BAŞLADIĞINDA, GÜCLERİ BİRLEŞTİRME VE MERKEZİLEŞTİRME YÖNÜNDEKİ TARİHSEL HAREKET ARTIK GERİ DÖNDÜRÜLEMEZ BİR ŞEKİL ALMIŞTIR, BÖYLECE, NEOLİTİK TOPLULUKLAR GİDEREK ARTAN BİR BİÇİMDE SINIFLARA AYRILMIŞ VE BU DURUM, BÖLGESEL GÜÇLER YEREL OLANLARI İÇİNE ALDIKÇA, TARIMLA UĞRAŞAN ALT SINIFI YÖNETEN EGEMEN BİR SEÇKİN SINIFIN OLUŞMASIYLA NOKTALANMIŞTIR. ÇEVRE VE NÜFUS YAPISIYLA İLGİLİ BU KOŞULLAR NEREDE ORTAYA ÇIKMIŞSA, UYGARLIĞIN VE DEVLETİN ORTAYA ÇIKMASI DA ORADA YİNELENMİŞTİR.
SAVAŞLARDA YENENLER SADECE TOPRAKLARI VE KÜÇÜK SULAMA YAPILARINI ELE GEÇİRMEKLE KALMAMIŞ, YENİLMİŞ GRUPLARI BUYRUKLARI ALTINA ALIP ONLARA EGEMEN OLMUŞ VE ONLARIN YAŞAMLARINI, TARIMSAL YAPILARIN BAKIMINDA KÖLE VE KÖYLÜ OLARAK ÇALIŞMALARI KARŞILIĞINDA, BAĞIŞLAMIŞTIR.
BU SÜREÇ BİR KEZ BAŞLADIĞINDA, GÜCLERİ BİRLEŞTİRME VE MERKEZİLEŞTİRME YÖNÜNDEKİ TARİHSEL HAREKET ARTIK GERİ DÖNDÜRÜLEMEZ BİR ŞEKİL ALMIŞTIR, BÖYLECE, NEOLİTİK TOPLULUKLAR GİDEREK ARTAN BİR BİÇİMDE SINIFLARA AYRILMIŞ VE BU DURUM, BÖLGESEL GÜÇLER YEREL OLANLARI İÇİNE ALDIKÇA, TARIMLA UĞRAŞAN ALT SINIFI YÖNETEN EGEMEN BİR SEÇKİN SINIFIN OLUŞMASIYLA NOKTALANMIŞTIR. ÇEVRE VE NÜFUS YAPISIYLA İLGİLİ BU KOŞULLAR NEREDE ORTAYA ÇIKMIŞSA, UYGARLIĞIN VE DEVLETİN ORTAYA ÇIKMASI DA ORADA YİNELENMİŞTİR.
TARİHİN “BİR LANETLİ ŞEYİN ARDINDAN BİR DİĞERİ” OLARAK GÜLÜNÇLEŞTİRİLEN BENZERSİZ BİR OLAYLAR ZİNCİRİ GİBİ DÜŞÜNÜLMESİ ÇOK KOLAYDIR.”
Yaa işte böyle Çekirgeciğim, işte böyle ! NEOLİTİK DÖNEM`e geçtiğimizde ben sana “dazır dazır” söylenip, “bangır bangır” bağırarak söylememiş miydim, “bir kere bu yol açıldı, artık bundan sonra daha çook bu işin kakası çıkacak” diye de, sen de “dudak büküp” için için “acaba mı !?” diye bana inanmamıştın ya ; buyur işte, “al şimdi bir de buradan yak” bakalım ! Herhalde koca koca hocalar da üfürüyor değiller, değil mi ama !?
Kentsel “DEVRİM” miş ! Hah, adı batsın ki, bu bizim bildiğimiz o güzelim devrimlerden değil. Aha işte, herkes “burası benimdir, göz koyanın gözünü oyarım” diye kendine uygun bir mekan seçip, kuluçkaya oturan tavuklar gibi üzerine tünemeye çalışmakta ! Atasözü boşuna söylenmemiş “suyun başını tutmak” diye. Su “hayat”tır ; su başları da en kıymetli yerler. Tut suyun başını, dön köşeyi ! Bir başkaları da “oralar nah senin !” diye “Bursa kılıç kalkan ekibi” gibi kuşanıp onlara dalıyor ! Yani gücü gücüne yetene ! Halbusem, kimin malın paylaşamıyorlar ki bu gavatlar !? Ulan, “Allah Baba” elaleme tapu senedi mi dağıtıyor !) Ellerinden gelse, bütün evreni parselleyip üzerine oturacaklar. (Zaten bu günkü durum da aynen budur !) Kimse de sesini çıkarıp “durun ulan, kafayi mi yediniz manyaklar !?” demedikçe, vallahi sonradan bunun daha beterini de yapıp, bu arsız takımı “Allah Baba”ya vekaleten, bırak bu evreni, para karşılığında “öbür dünya”nın cennetindeki mutena arazilerin tapu senedlerini ve dubleks dairelerin anahtarlarını bile dağıttılar saftirik garibanlara ! İşgal edip “benimdir” diye üzerine oturdukları “evren`e ait” parçalara bari biraz saygı gösterip de, kendi ömurleri boyunca keyfini sürseler haydi “neyse ne” diyeceğim ama, üstüne üstlük “yooo ! burası hem benimdir, hem de benden sonra da sülalemindir, istediğimiz gibi de kullanırız” dedi sülalelerini sevdiğimin gavatları !
Ardından devlet, firavun, kral, onların sülaleleri, onların hoşşikleri, memurlar, vergicileri, askerleri, polisleri, din adamları bir yığın hazır yiyici türedi de türedi ! Peki ama, bu kadar hazır yiyici takımını kim yedirip içirecek !? Kim olacak ki, işte gariban takımı onlar için fazla mesai yapıp, avantalarını verecek tabii ! Ufaktan ufaktan başlayan sömürü düzeni, giderek sömürüleni çok daha fazla düzer hale geldi. İnsanlar iyice ayrışarak, soylular, soysuzlar, köleler, efendiler, yönetenler, yönetilenler, it gibi çalıştırılanlar, avantadan geçinenler, zenginler, fakirler, köylü şehirli.… hasılı kimilerinin (bunları yazarken moralim bozuluyor, tepem atıyor ama, haydi yine dilime elime hakim olup kibar söyleyeyim) eli kimilerinin cebinde, vaziyet “bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete” vaziyetleri !
Birbirlerini oyma ve birbirinin yerine konma, birbirinin malını hacılama savaşları başlamış da ne, “dıgıdak dıgıdak dört nala” sürüp gidiyor.
Asur Kralı (Sargon`du galiba pezevengin adı, yanlış ise Sargon beyefendiden peşinen özür dilerim) saray duvarlarını kestirdiği kafaların tas`larından ördürüyor, yüzdürdüğü insan derilerini de tefriş için mefruşatlarda kullandırıyor ayı ! (Hakiki ayılardan özür diliyorum !)
Bu arada tarih kitapları, “artık ilk uygarlıkların kurulmaya başlamasıyla, tarih dönemlerinin başlamış olduğunu” yazar. Doğrudur, bilimde, teknolojide bir çok gelişme var. Ama insanlığın bu genel gidişine “uygarlık” deniliyorsa, ben de “Brad Bitt”im !)
Bu dönemde (işte adına “uygarlık” denen) bu sosyolojik oluşumlar :
Mezopotamya`da (ki, ‘Mezopotamya’, iki ırmak arasındaki ülke anlamına gelmektedir. Yani malumun vechile, bizim bugünkü adlandırmamızla ‘Fırat ve Dicle’ nehirlerinin arası) Ur, Uruk, Sümer, Asur, Babil ;
Nil nehri etrafında Eski Mısır ;
İndus (Hindistan) nehri etrafinda İndus uygarlıkları ;
Sarı Nehir etrafinda Çin ;
Orta Meksika uygarlıkları, Maya`lar, İnka`lar
ile başlayıp, evrile, devrile, devşirile, değise, darala, genişleye günümüze kadar gelirler.
Hoş, bunlar daha ‘iyi günler’. Bir de gelecek bölümde “Endüstri Devrimi” melanetini gör de, o zaman bu günlerin kıymetini anlarsın gayri !
Yüzdük yüzdük, artık serüvenin iyice kuyruğuna yaklaştık Çekirge. Şunun şurasında kaldı 300 yıllık bir dönem ki, onu da gelecek mektubunda hallederiz artik !
Tamam ama bırak zıp zıp zıplamayı hele ! Seni doğurtmayı unutur muyum hiç !!?? Demek ki, gelecek sayının üstüne iki bölüm daha olacak : “Çekirgeli Özel Dönem” ve benim en baba laflarımı edeceğim “Son söz” bölümü ... Sonra “sen sağ, ben selamet” inşaallah… (Ama sen yine de ‘oh be, az kaldı, yırttım gayri !’ diye fazla sevinme ! Benim yazı dizileri ‘Murat Bardakçı’nın ‘Tarihin Arka Odası’ programını aratan cinstendir hani ! Tam ‘bitti’ derken, bir de bakarsın ki, daha yolun yarısındaymışızdır ; kim bilir artık, ‘dizide peşrev olmaz’ demiş atalarımız, artık ‘ne çıkarsa, bahtına !) (Bana bak hele Çekirge ! Ukalalık etme ! Ben öyle dediysem, atalarımız öyle demişlerdir ! Dememişlerse de, ben de senin bir atan olarak, ‘ben dedim’ işte !)… (Tövbe, tövbe yahu, ne cins Çekirgeler var yahu bu dünyada ….. !!!!!)
(Devamı gelecek yazıda ...)


















