14 Aralık 2010 Salı

ÇEKİRGE`YE MEKTUPLAR : "Zaman’a ve Yaşam’a Dair" - 7


Şimdi de, basamak basamak izleyelim dünyamızın oluşumunu Çekirgem :

1. Basamak : “VALS`IN BASLAMASI”  



Yukarıda tasviri ve teşbihi yapıldığı gibi, dünyamızın oluşum valsi başlamış, dans pisti dolmuş, çılgınca dönme sürmekte ve disk bir elektrik süpürgesi gibi etraftakileri de kendine çekmekte, parçacıklar, moleküller birleşip kaynaşmakta, enerjileri merkezde toplanıp, orayı “Türk Hamamı”ndan beter ısıtmaktadır. 



Ama dünyamız, daha “bildik” dünyamız değildir ve üzerinde yaşayabilmemiz henüz hayal bile edilemez. 

2. Basamak : “AŞK`IN ATEŞİ”

İlk valsin başlamasindan, biz diyelim 3 milyon yıl, evren desin ki 30 saniye sonra, artık ana rahmine düşmüş “cenin dünyamız”, ilk birleşmelerin (orji`nin) enerjisinin ateşi ile, ateşten bir top gibi cayır cayır yanıp, kaynamaktadır. 

Bu arada, çevre dans pistlerinde de, güneş sistemimizin, sonradan Venüs, Mars, Merkür gibi mitolojik tanrı adlarıyla adlandırdığımız diğer planetleri de ya oluşmuş, ya da oluşmalarını sürdürmektedirler. 

Bunlar, tabii dünyamız da dahil, birbirlerini etkilemeye başlamışlardır. E tabii, planetlik hali bu, aralarında kıskançlar var, birbirlerine göz koyanlar var, birbirlerine antipatik gelip birbirlerini itenler var, sempatik gelip, daha yakın ilişki kurmak isteyip birbirlerine yaklaşmak isteyenler var ki, hasılı, hepsi itişip çekişip kendine kalıcı bir yer, kalıcı bir mekan ayarlamak ve rahatça dolaşabilecekleri kalıcı bir yol, bir yörünge edinmek çabasındadır. Hani bu gün de birbirimizle itişip çekişirken, “yav renkli bir kültür mozaiki halinde, herkes kendi yerinde, herkes kendi yolunda ama, birbirimize zarar vermeden hep birlikte sulh ve sükun içinde yaşayalım” diyoruz ya, işte o misal gibisinden yani. (Ama planetler bunu sonunda başardı da, bizler hala bir türlü başaramadık maalesef). Ama dünyamız, yine daha “bildik” dünyamız değildir ve üzerinde yaşayabilmemiz yine imkansızdır.   

3. Basamak : “AŞK`IN ATEŞİNDEN, SEVGİNİN SICAKLIĞINA GEÇİŞ” 

Şimdi de aradan, bize göre yaklaşık 30 milyon yıl, evrene göre ise yaklaşık 5 dakika geçmiş durumdadır.  

“Cenin” halindeki dünyamız, özlemle birleşmelerin aşk enerjisinden dolayı çok ama çok sıcaktır. (Hani öyle bildik gibi sıcak değil ; misal kabilinden mesela, hani gavur kısmısının  “ceset yakma fırınları” vardır ya, işte o zamanki dünyamız, o fırınların tam kapasite sıcaklığından, ben diyeyim ki 10 misli, sen de ki 30 misli daha sıcak).

Bir yandan da “Güneş” öyle bir kayım kayım kaynamakta ki, bizim dünyamızın o ceset yakma fırınından misli ile fazla sıcağı bile, onun sıcağına misal verilemez.

Güneş bir acaip kaynıyor ki, kaynadıkça da orasında burasında acaip patlamalar, infilaklar oluşuyor. Bu patlamalar da, gavurca “solar wind” denilen “güneş fırtınalarına”, nam-ı diğer “partikül / parçacık fırtınaları”na sebep oluyor. E dünyamız da, güneşin burnunun dibinde ; bu patlamalardan, bu fırtınalardan etkilenmez olur mu hiç !? Olur elbet … 

Yani dünyamız o zamanlar bir taraftan kendi içindeki enerji yoğunlugu ile cayır cayır yanarken, bu yetmezmis gibi bir de güneşin yarattığı “parçacık fırtınaları”na muhatap olmakta. “Vah ki, vah vah” yani ! Bu işler böyle giderse, affına sığınarak söylüyorum Çekirgem, biz bu dünyayı “nah !” görürüz.

Amaaa, işler hep böyle ters devam etmedi çok şükür. 

Bir yandan kendi ekseni etrafında, aynı zamanda da güneşin etrafında bir “Mevlevi Dervişi” gibi dönmekte olan dünyamızın o “ilk aşk birleşmelerinin marazi ateşi” , bütün dünyevi  aşk-ı mecazilerde olduğu gibi, ufaktan ufaktan düşmeye, bir araya gelip kaynaşmış ve bir bütün  olmuş yakışıklılarla güzeller, artık “sevginin sıcaklığında” yaşamlarını huzur içinde sürdürmeye doğru yöneldiler. (Günümüzde de  hala volkan patlamaları oluyor ise, bu bir türlü tatmin olup da huzura kavuşamamış, aşırı sex`e kendini kaptırmış bazı fırlama hergelelerle, bazı kaltak ve şıllıkların, orada burada halen faaliyetlerini sürdürüyor olmasındandır). 
Öte yandan, saatteki hızı 2 milyon kilometrelere varan (dikkatini çekiyorum, 2 milyon kilometrelik bir süratten bahsediyoruz) “Güneş`teki patlamaların sebep olduğu parçacık fırtınaları”nın henüz bebek dünyamızı durup dinlenmeden marizlemesine de, artık “Oha yani ! Çüş artık be kardeş !!!” denilmesi gerekiyordu ki, biz de gelecekte, dünya gözü ile bu dünyayı hayırlısıyla bir görebilelim. 



Şükür kere çok şükür ki, bu da oldu : Dünyamıza acımasızca ve vahşi bir hayvan gibi bir süratle saldıran parçacıkların çarpmalarından oluşan gazlar, “Yeter ulan ! Artık kabak tadı verdiniz !!!” diyerek, dünyamızı ince bir gaz şeridi ile çevreleyip, sarmaladı. Eeee ! Her işte bir hayır vardır ; işte, güneş fırtınalarının bu hain parçacık saldırılarına karşı bir “kalkan” görevi yapan bu ince gaz şeridine, biz bu gün “Atmosfer” demekteyiz.


Artık dünyamız, kavurucu bir marazi aşk ateşinden, sevgi dolu bir sıcaklığa doğru soğumaya ve eski alışkanlıklarını sürdürerek  “lay lay lom” diyerek dünyamıza gazlayan hain güneş  fırtınası parçacıkları, artık “dannkkk” diye kafalarını atmosfere çarpıp, salaklaşıp, eski etkilerini kaybetmeye başladılar.


Ama bu yeter mi  sence Çekirgem !?  

“Yeter” diyorsan, kusura bakma ama biraz argo cevap vereceğim : “Nah yeter !”. Yeterse haydi doğup da yaşa bakayım o ortamda façan sıkıyorsa ! Mümkünü yok sıkmaz elbet.  Atmosfer ile fırtına etkisinden sıyırttık tamam ama, e o azgın güneşin o kahredici, o sürüm sürüm süründürücü, o erim erim eritici, hasılı öldürüp yok edici “ışınlar”ından kim korayacak dünyamızı ve daha sonra da Allah`in izni ve anne ve babamızın keyifli faaliyeti sonucu dünyaya gelecek olan bizleri !!?  Kim koruyacak hııı !? 

Haydi buyur bakalım Çekirgem, bir de buradan yakalım şimdi !

İşte bu bahiste dünyamız için bir “özel güvenlik” de şöyle ortaya çıkıyor :
Hani dünyamız bir yandan kendi ilk aşk ateşiyle için için yanıyor, bir yandan da güneş`in yarattığı partikül / parçacık fırtınalarının dayağını yerken, öte yandan da güneşin kahredici ışınları ile kavruluyordu ya (vah vah yahu, insan bunları yazarken daha iyi anlıyor, meğer neler çekmiş bu  dünyacığımız ama, ağızı var dili yok da, söyleyemez  garibim valla !) ; işte o zamanlar, bu dünyada ne varsa, hepsi eriyip kaynamakta. Bu durumda da, hani suya bir demir bilye atarsan nasıl dibe çöker, hah işte aynen onun gibi, dünyada o zamanlarda mevcut ne kadar “ağır ol da molla desinler” tarzı “ağır elementler”  – ve bunlardan bilhassa demir – (‘demir’in önüne ‘bilhassa’yı boşuna koymadım, az sonra göreceksin, vaziyeti o demir nasıl kurtaracak Çekirgeciğim), içe, yani merkeze çökmekte, doğal olarak da, lafım meclisten dışarı, şıllık ve hafifmeşrep elementler de yüzeyde kalıp, kısmet beklemektedirler.

İşte o içe doğru çöküp, ağır abi olarak dünyamızın merkezine konuçlanan likit / sıvı demir var ya, bildiğin “mıknatıs” gibi, başlıyor bir manyetik alan yaratmaya. Bu manyetik alanın dalgaları, bu gün birine “kuzey kutbu”, obürüne ise “güney kutbu” dediğimiz, dünya küresinin iki ucundan, adeta bir salkım söğüt gibi fışkırıp, başlıyorlar dünyamızın etrafında manyetik bir yeni ve özel güvenlik kalkanı oluşturmaya. Aha işte bu da kendilerini size takdimimdir :  “Magnotesfer”.



 
Bu ‘magnotesfer”dir ki, artık güneşin o haşin ışınlarına, “hooop hele birader, az biraz sakin ol bakiim !!!” demeye başlıyor ve kimi güneş ışınını ayna gibi yansıtıp, evrenin başka köşe bucaklarına postalıyor, kimilerini ise, titiz bir gümrük  memuru gibi, sıkı bir üst aramasına tabi tutup, ancak üzerlerindeki sakıncalı malzemeye el koyduktan sonra içeriye kabul ediyor.



Yani ezcümle, bu özel güvenlikler, yani Atmosfer ve Magnetosfer kardeşler olmasaydı, dünyamızda solunacak hava da olmazdı. 

Olmazdı da, peki şimdi var mi ? Henüz yine “nah var !” maalesef. 

Korumalara teşekkürler ama, soğumakta olan sıcaklık şimdilerde bile 600-700 santigrat derece ve oksijen ile su da “nanay” durumlarında ; senin anlayacağın (yani lafın gelişi olarak dedimdi) hiç yok yani ki, karaborsada bile bulamazsın.

Yani dünyamız hala daha “bildik” dünyamız  değil ve üzerinde yaşayabilmemiz hala daha imkansızdır.
                                                                                                 (Devamı gelecek yazıda ...)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder