11 Nisan 2011 Pazartesi

ÇEKİRGE`YE MEKTUPLAR : "Zaman’a ve Yaşam’a Dair" - 22

ONUNCU BÖLÜM : ALLAH 

 

Seni de doğurttuktan sonra, tam “hah artık bu iş bitirdim, bir de son büyük laflarımı edip, diziyi bağlarım selametle !” derken, dün oğlum başıma gelip “Yav baba, sen ne ile mıncıklaşıp durmaktasın kaç gündür böyle !?” diye sormaz  mı !


“Sorar elbet !”, bunda bir şey yok !

Ben de belki ilgisini çeker diye, “mıncıklaştıklarımın” ufaktan ufaktan bir özetini anlatmaya çalıştım ona.

“Pek bi şey değil oğlum” dedim “işte “ ‘evren’di, ‘dünya’ydı, ‘canlı’ydı, ‘insan’dı, ‘zaman’dı öyle şeyler !”.

“Hadi ya !” dedi oğlum, “peki ne kadar zaman öncesinden başladın ?”

“Eh işte” dedim, “14 milyar yıl felan !”.

“Peki ne vardı 14 milyar yıl önce !?” diye sordu bu sefer oğlum.

“Hiiiçç !” dedim, “hiç bir şey yoktu, yani ‘hiçlik’ vardı !”.

“Vay be ! İyi uçmuşsun doğrusu, peki ‘ALLAH’ı nereye koydun, onu da sorguladın mı !??” diye sormaz mı !

“Dalga mı geçiyor, ciddi mi soruyor” diye uzun uzun yüzüne baktım ki, o da bana bakıyor. İkisi de olabilir. Bu generasyon böyledir işte, bir şey sorduklarında boş boş bakarlar insana.

Her ikisine dair de emareler sezdim yüzünde. Ama benimle kafa bulduğu zamanlar yaptıgı gibi “pislik sırıtışı” yok !                             

Belki de renk vermiyor hergele !

“Sorgulamam mı gerekir !?” diye ben sordum bu sefer.

“E herhalde yani !” dedi. “14 milyar önceki hiçlikten bu yana ALLAH sorgulanmadan gelinebilir mi !!??”.

Belki gıcıklığına yapıyor ama, ulan herif doğru söylüyor valla !

“Ama bunu yapsam da yapmasam da benim yazdıklarımda bir şey değişmez ki !” dedim.

“Değişir ya da değişmez, o başka, bu başka, bence orası eksik kalmış” demez mi !

“Hay senin temelini atan 23 Y kromozomlu kuyruklu yaratığımı seveyim e mi piç kurusu !”.

Herif attı gıcığını, döndü kıçını gitti. Gidip bir çay koydum kendime, bir de sigara yakıp başladım düşünmeye. Yok yani, aslında çocuk haklı ! Yapacak bir şey yok, “müjde bir bölümümüz daha oldu” Çekirgem ... !

Esasen, “ALLAH” kavramı, ya da inanci beni hiç rahatsız etmez ve benim yazıp söylediklerimle de hiç çelişmez. (‘Din’ başka bir şeydir, onunla karıştırmayasın).

Bak bu bahiste benim en sevdiğim “ALLAH”lı evren, yaşam ve zaman açıklamalarından biri “TASAVVUF” düşüncesidir.

Hele sana bir analatayım, bakalım sen de sevecek misin !?

 “TASAVVUF


Kaynağını “ tanrı” inancından alan düşünce akımı olan  “TASAVVUF DÜŞÜNCESİ”nin genel hatları şöyledir :

“TASAVVUF” kelime olarak, “kişinin kalbini dünya ilgilerinden kesip, ALLAH sevgisine bağlaması” anlamına gelir. Aklın yetmediği alanlarda, özellikle ALLAH kavramında, gerçeğe kalb = yürek yolu ile veya akıl yolu ile ulaşılabileceğini kabul eden bir “felsefe” dir.

TASAVVUF FELSEFESİ’nin özü, “VAHDET-İ VÜCUT = VARLIĞIN TEK OLUŞU = VARLIĞIN BİRLİĞİ” temeline dayanır.

TASAVVUF inancına sahip olan kişilere “SUFİ” denir.

Bu inanca göre, sufilerin “HAK” diye andıkları “ALLAH”, gelmiş ve gelecek, olmuş ve olacak “biricik / bir tek” gerçek ve mutlak varlıktır. “HAK” ın dışında başkaca hiçbir gerçek varlık yoktur.

Geçmiş ve gelecek bakımından sonsuz olan “HAK = ALLAH” zaman ve mekan var olmadan önce de var olmuştur ve sonsuza kadar da var olmaya devam edecektir.

“HAK = ALLAH”, bütün güzellikleri, bütün iyilikleri, bütün olgunlukları kendinde toplamıştır.

Salt güzellik olan ALLAH , başlangıçta kendi evreninde, güzelliğinin bütün görkemi ile, çevresine “NUR = PARLAK IŞIKLAR)” saçmakta idi. Ancak o zaman, bu erişilmez, bu muhteşem güzelliği görecek göz, bu güzelliğin ışığı ve büyüsü ile tutuşacak gönül henüz mevcut değildi.

Oysa “güzellik”, görünmek, bilinmek ister. Bu, “güzelliğin” doğal niteliği, özelliğidir.

İşte buyüzden ALLAH görünmek = tecelli etmek, güzelliğinin yansımalarını görmek istemiş, bu isteğin sonucu olarak da evreni yaratmıştır.

“Gizli bir define idim. Bilinmek istedim, bilineyim diye yaratıkları yarattım”


Demek ki evrenin var oluşu, ALLAH’ın varlığını tanıtmak içindir.

ALLAH’ın “görünür hale gelmesi = tecellisi” şöyle olmuştur :

ALLAH, “adem = yokluk” denilen boşluğa bakmış ve “kün = ol” emrini vermiştir.

O zaman “adem’in = yokluğun” içinde, ALLAH’ın varlığını belirten şekiller, yaratıklar belirmiştir.

Yanı “adem = yokluk”, biricik, mutlak ve tek gerçek olan ALLAH’ı yansıtan bir ayna olmuştur.

Demek ki, evren ve dünya, tek gerçek ve mutlak olan varlığın (ALLAH’ın) sadece adem=yokluk aynasındaki yansımalarından ibarettir.

O halde, tüm evrenin ve bu dünyanın içindekiler, bizlere gerçek gibi görünen canlı ve cansız bütün varlıklar, aslında birer yansımadan, birer görüntüden ibarettir.

ALLAH’ın  tecellisinin = görüntüsünün bir an belirmemesi halinde, ALLAH’tan başka hiçbir varlık kalmayacaktır.

Bu inanç çerçevesinde sofiler (sufiler) “La mevcude illa hu = ALLAH’tan başka varlık yoktur” demişlerdir.

Evrendeki varlıkları ALLAH’ın sadece biricik gerçek ve mutlak varlığının birer yansıması olarak kabul edince, bu defa da karşımıza, dünyadaki çirkinliklerin, kötülüklerin nereden geldiklerinin açıklanması zorunluluğu ortaya çıkar. Öyle ya, şayet evren ve dünyamız ve içindekilir, bütün kusurlardan arınmış, salt güzelliklerden ibaret tek, mutlak ve gerçek varlığın (yani ALLAH’ın) görüntüleri ise, o zaman bu dünyada çirkinlikler, kusurlar, kötülükler nasıl var olabilmektedir ?

TASAVVUF felsefesi bu soruları şöyle cevaplar :

Her şey ancak kendi zıddı (karşıtı) ile anlaşılabilir. Nitekim, tek ve gerçek varlığın görünür hale gelmesi, ancak adem=yokluk ile karşılaşması sureti ile olmuştur. Yani, birbirlerinin zıddı = karşıtı olan, VARLIK ile YOKLUK karşılaşmışlardır. İşte bu karşılaşmadan, aynada beliren yansıma gibi bir görüntü, bir gölge meydana çıkmıştır.

Bu yansımada, bu görüntüde hem gerçek varlığın (yani ALLAH’ın), hem de yokluğun unsurları vardır.

Yani evrenimiz, dünyamız gibi, insan da iki huylu / iki tabiatlıdır : Onların içinde, hem varlığı, hem de yokluğu temsil eden, hayal ile gerçek, iyilik ile kötülük aynı zamanda ve bir arada bulunmaktadır.

Kötülüğün bulunması, iyiliğin anlaşılması içindir.

Ancak, varlık, gerçeklik iyilik gibi nitelikler ALLAH’a ait olduklarından, hiçbir zaman kaybolmayacak gerçek niteliklerdir. Oysa, kötülük, çirkinlik gibi nitelikler adem’in = yokluğun unsurları olup, geçicidirler, değersizdirler ve ancak iyiliğin, güzelliğin anlaşılmasına yararlar.

Şu halde, insanların Vücud-i Mutlak’tan (ALLAH’tan) aldıkları iyilik, güzellik gibi nitelikler (özellikler) gerçek ve kaybolmaz unsurlardır. Bu unsurlar (özellikler / nitelikler) asıl ve sonuç olarak ALLAH ile birdir. Dolayısı ile bu unsurlar, insanı, aslı ile, yani ALLAH ile birleşmeye, ALLAH ile bir olmaya yönlendirir. Ama bu zahiri (şekli / biçimsel / görüntüsel) hayat devam ettikçe, insanın içinde aynı zamanda var olan çirkinlik, kötülük gibi adem = yokluk unsurları, insanın ALLAH ile birleşmesine, ALLAH ile bir olmasına engel olur.

O halde, insanın görevi, elinden geldiği kadar, çirkinlik, kötülük gibi bu adem = yokluk unsurlarını ortadan kaldırarak, İlahi Varlığa (ALLAH’a) varmaya çalışmaktır. Her ne kadar bu durum vücudun (bedenin) ölümünden sonra tamamen gerçekleşebileck ise de (ki bu anlamda, ölüm, ALLAH ile birleşerek gerçek doğuş anlamına gelmektir), bu hayatta da, bir dereceye kadar ALLAH’a ulaşabilmek mümkündür. İnsanın bu yaşamdaki görevi de budur.

Bu görevi başarmak, ancak,  insanın, içinde bulunan. Çirkinlik, kötülük gibi adem = yokluk unsurlarını yenebilmesine, onları yok edip öldürmesine bağlıdır. Sufiler bu duruma “ölmeden önce ölmek” derler. (Yani ölmeden önce ALLAH’a varabilmek, ALLAH ile bütünleşebilmek, yani gerçek özüne dönebilmek) . Bunu başarabilmenin yolu ve aracı ise AŞK’tır. Ancak bu AŞK’tan kastedilen şey, insani, dünyevi, cinsel aşk değil, “İLHİ AŞK” tır.

Evrendeki canlı ve cansız her şey, ALLAH’ın görüntüleri, ALLAH’ın yansımalarıdır. İnsanoğlu bu güzelliklerin hepsini sevmeli, ama onlara takılıp kalmamalı, daha ötelere geçebilmelidir. İnsani / dünyevi aşk, çabucak geçilmesi gereken bir köprüdür. Gecikmenin, yolun sonuna varmayı engellemesi mümkündür. Köprünün ötesinde ise GERÇEK SEVGİLİ = GERÇEK AŞK = ALLAH vardır.

İnsanoğlu, geçici dünyasal zevklerden, hırslardan, kötülüklerden, çirkinliklerden arınarak bu köprüden geçmeyi başarabilir ise, gözleri açılır, ilahi aşk’ın etkisi ile gerçeği bulur. Gözlerini ne tarafa çevirse Cemalullah’ı (ALLAH’ın yüzünü, güzelliklerini) görür. ALLAH ona, gökteki her bir yıldızdan ışığını saçar. Tarladaki her çiçekte ALLAH görünür, her güzel yüzde tebessüm eden ALLAH’tır, her tatlı seste ALLAH’ın sesi vardır. Çevresi ALLAH ile, yalnız ve yalnız ALLAH’ın güzellikleri ile kuşatılmıştır artık. Ve eğer gözlerini çevirir ve kalbini yoklarsa, orada ALLAH’ı görür, ALLAH’tan başka bir şeyin mevcut olmadığını duyar, anlar.

İşte bu duruma gelen kişi, artık hayatın FENAFİLLAH mertebesine (aşamasına / derecesine) (ALLAH katına) yükselmiş olur. (Benzetme olarak, Budizm’de NİRVANA’ya ulaşmak gibi). Bundan ötesi de artık yoktur.

TASAVVUF FELSEFESİ’nde, ALLAH’ın bütün niteliklerini taşıdığı için, varlıkların en değerlisi ve en kutsalı İNSAN’dır. İnsanların en değerlisi de, en kutsalı da “insan-ı kamil (kamil insan = bilgin, olgun, kusursuz, beyince gelişmiş insan” dır.

FENAFİLLAH derecesine (aşamasına) ulaşmaya en yakın olan da işte bu kamil insandır. TASAVVUF’ta, insanoğlunun kişisel çabası ile ALLAH’a erişmesinin, FENAFİLLAH aşamasına yardım almadan ulaşmasının mümkün olamayacağı, bunun için mutlaka bir “mürşid-i kamil”e (bilgili, olgun, gelişmiş bir yol göstericiye, bir kılavuza) katılması, bağlanması gerektiği kabul edilir.

(TASAVVUF FELSEFESİ’nin benzerlerine eski yunan, hind ve uzakdoğu felsefe ve din inançlarında da rastlanır. Zaten insanlığın düşünce tarihi, çağlar boyunca oluşan birikimler ve etkileşimler ile doludur.”)

İşte şimdi “ALLAH” inancın var ise, zaman şeridimizin en başına, “Big Bang”in yerine ALLAH`ın, “KÜN = OL !” emrini yerleştir, olsun bitsin !

Bu durum, sonraki süreç için şimdiye kadar söylediklerimde ve dahi bundan sonra keseceğim ahkamlarda hiç bir değişiklik meydana getirmeyeceği gibi, hatta tersine, benim dediklerimi ve diyeceklerimi farklı bir açıdan teyid de eder ...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder