SEKİZİNCİ BÖLÜM : “ENDÜSTRİ DEVRİMİ"
Şu, “önce büyük hocamları konuşturup, sonra üstüne koyma işi” son zamanlarda oldukça hoşuma gitmeye başladı doğrusu. Hem, “belki bana inanmazsın ya !”, hem o bakımdan iyi, hem de bana kolaylık oluyor ...
“İnsan yaşamını dönüşüme uğratan bir hareket 18. yüzyılda İngiltere`de gelişmeye başlamıştır : Endüstrileşme… Tarihsel endüstrileşme süreci ya da yaygın olarak bilinen adı ile Endüstri Devrimi insanların öncelikli işleri olan tarımdan mal üretiminin fabrikalarda mekanizasyonuna doğru bir kaymayı içermiştir. Bu kayma, en azından tarihöncesi çağlarda ve ilk tarih çağlarındaki Neolitik Devrimlerle Kent Devrimlerinin eşdeğeri olarak, derin sonuçlar yaratmıştır.
18. yüzyılın başında Avrupa, tarım toplumlarının bulunduğu bir sahne idi. Nüfusun % 90`dan fazlası tarımla uğraşıyordu. Kentlerde yaşayanların çok azı fabrika işçisiydi. Üretilen malların çoğunluğu ya çiftçi toplumlarında yer alan aile endüstrilerinin ürünleriydi ya da becerikli sanatkarlara aitti. Bu geleneksel toplumları karakterize eden fiziksel kaynaklar ağaç, rüzgar ve suydu.
Endüstri Devrimi, geleneksel tarım ve ticaretten uzaklaşılarak üretimin mekanizasyonu, fabrika düzeninin karmaşıklaşması ve endüstriyel üretimi desteklemek için küresel pazarlama sistemlerinin geliştirilmesi yönünde bir nüfus hareketi getirmiştir. Devrimi simgeleyen kaynaklar demir, kömür ve buhardı.
Endüstri Devriminin getirdiği değişimler, insanların yiyecek aramadan ilk kez vazgeçip yiyecek üretimine geçtigi 12.000 yıl önceki NEOLİTİK Devrimden ya da 5.000 yıl önce yazılı tarihin başlangıcında kentlerin ortaya çıkması ve bozulmamış toplumların tam uygar yaşamlarıyla oluşan büyük Kent Devriminden bu yana görülmemiş büyüklükte olmuştur. Genellikle Endüstri Devriminin bir sonucu olarak, yaşamın teknik, ekonomik, politik ve toplumsal temelleri son 200 yıl içinde hemen her yerde dönüşüme uğramıştır. Bu dönüşüm yalnızca tam endüstrileşmis toplumlar için değil, aynı zamanda geleneksel tarım toplumları, geriye kalan kırsal göçebe gruplar ve ayakta kalan avcı-toplayıcılar için de geçerlidir. Endüstriyel uygarlığın gelişi tüm insanlığı etkilemiştir.
Endüstri Devriminin getirdiği değişimler, insanların yiyecek aramadan ilk kez vazgeçip yiyecek üretimine geçtigi 12.000 yıl önceki NEOLİTİK Devrimden ya da 5.000 yıl önce yazılı tarihin başlangıcında kentlerin ortaya çıkması ve bozulmamış toplumların tam uygar yaşamlarıyla oluşan büyük Kent Devriminden bu yana görülmemiş büyüklükte olmuştur. Genellikle Endüstri Devriminin bir sonucu olarak, yaşamın teknik, ekonomik, politik ve toplumsal temelleri son 200 yıl içinde hemen her yerde dönüşüme uğramıştır. Bu dönüşüm yalnızca tam endüstrileşmis toplumlar için değil, aynı zamanda geleneksel tarım toplumları, geriye kalan kırsal göçebe gruplar ve ayakta kalan avcı-toplayıcılar için de geçerlidir. Endüstriyel uygarlığın gelişi tüm insanlığı etkilemiştir.
Endüstrileşme, teknolojik yenilik ve ekonomik büyümenin yanında, köklü toplumsal değişim süreçleri de başlatmıştır. İnsanlar kırsal yörelerden kentlere göç ederek fabrikalardaki düşük ücretli işçi nüfusunu büyütmüş, fabrika işçiliğinin artmasıyla sınıf kavgaları yoğunlaşmış, toplumsal denetim araçları olarak kamuya açık okullar ve iyi düzenlenmiş ceza evleri yapılmış, aileler üretim merkezleri olmaktan çıkmış ve yeni bir iş bölümü oluşmuştur. Fabrikalarda erkekler iş bulurken, kadınlar ise esas olarak ev işleri yapmakla sınırlandırılmıştır.
Fabrikalar köklü toplumsal dönüşümlere neden olmuştur. Geleneksel mal ve hizmet değişiminin yerini para ekonomisi alırken, endüstriyel ve kent temelli bir iş gücü de geleneksel kırsal köylülüğün karşısında yeni bir çalışan sınıf oluşturmuştur. Fabrika, çalışanlar açısından evde çalışmaya ve aile yaşamına karşı daha önce görülmemiş bir yabancılaşma getirmiştir. Fabrika patronları bir yenilik olmuş ve bir Orta Çağ aygıtı olan saat, zamanın ve iş yerinin endüstriyel efendisi haline gelmiştir. Fabrika sistemi, özellikle İngiltere`deki ilk evrelerinde şiddetli bir iş gücü sömürüsüne neden olmuştur. Örnegin 1789`da Arkwright`in 1.150 işçisinin üçte ikisi çocuktu.
Yeni endüstriyel kapitalizmin gelişmesi, ticari kapitalizmin ve 18. yüzyıl boyunca yapılan denizaşırı mal ticaretinin bir sonucudur. İngilizlerin sömürgeleriyle şeker ticaretinden elde ettigi karlar ve oralardan getirdiği köleler, endüstriyel gelişmenin finansmanı için gereken sermayenin birikmesine büyük ölçüde etken olmuştur.
Bu gelişmeler Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri`ni 1870`lerde dünyanın egemen güçleri haline getirmiştir. 19. yüzyılın yeni emperyalizmi olarak nitelenen yeni bir sömürge oluşturma çağı başlamış ve bunu Hindistan`da İngiliz egemenliğinin güçlendirilmesi, Güneydoğu Asya ve Afrika`da yeni bir Fransız sömürge imparatorluğunun oluşturulması, Rus egemenliğinin Asya`da doğuya doğru yayılması, Batı`nın Çin`e saldırıları, 1853-54`te Japon pazarının zorla A.B.D`ye açılması ve Avrupalı güçlerin 1870`teki “Afrika kapışması” izlemiştir. Batılı güçlerin küresel imparatorlukları 1914`te dünyanın % 84’unu kapsıyordu.
19. ve 20. yüzyıllarda Avrupa egemenliğinin artması ve özellikle Afrika ve Asya`da olmak üzere Avrupa emperyalizminin dünyada daha büyük bir ölçekte zorla kabul ettirilmesinde bir dizi yeni teknoloji temel sağlamıştır. Olayın temelinde “savaşın endüstrileşmesi” yani endüstriyel yöntemlerin savaş malzemeleri üretimine uygulanması bulunmaktaydı.
Endüstri Devrimi süreci bu gün de halen devam etmektedir. Üstelik endüstrileşmenin sonu hala net değildir ve insanlığın dünya üzerindeki kaderi söz konusudur.
Endüstri Devriminin etkileri dünya çapında sürmektedir. Sonuçlar, çok geniş bir nüfus için tarihte görülmemiş ölçüde sağlıklı, rahat ve hayret verici çeşitlilikte teknolojik oyuncaklarla dolu bir yaşam anlamına gelmiş ama çoğunun yararlanığı bu material ilerlemenin maliyeti ağır olmuştur. Gelişmiş ülkelerdeki reel ücretlerde son yıllarda bir düşüş yaşanmıstır. Tüketicilik arık dünyanın pek çok yerinde egemen olan değerleri temsil etmektedir. Hava kirlenmesi, denizlerdeki petrol kirliliği, asit yağmurları, ozon tabakasının incelmesi, endüstriyel atıklar, biyolojik çesitliliğin kaybı ve buna benzer sorunlar endüstrileşmeyle birlikte gelen çok büyük ve muhtemelen geri dönülemez bir ekolojik bozulmayı yansıtmaktadır. İngiltere`deki Endüstri Devrimiyle başlayan olayların nihai sonucu açık olmamakla birlikte, dünyanın daha fazla bir endüstriyel yoğunlaşmayı uzun bir süre daha destekleyebileceği pek olası görünmemektedir.”
Ben sana ne anlatayım bu döneme dair Çekirgem, zaten olanlar, yaşananlar burnunun dibinde ya da etrafında !
“Pazar” kavgası yüzünden yaşanan, herkesin acımasızca birbirini gırtlakladığı 2 adet dünya savaşı işte bu şirin “uygarlık devrimi”nin eseridir. O iki savaşın çocukları ve torunları ise, günümüze
kadar geçen sürede, o iki savaşta öldürülenlerin toplamından daha fazla can almıştır ve halen de bıkıp usanmadan katliamlara devam etmektedirler.
Bu “gelişme” ya da “devrim”lerden sonra, “uygarlığın” insanlığı bu gün nereye getirdiğine bir bakalım hele ! Esasen, ben bu konuda diyeceklerimi çok zaman öncesinden demişim ama senin haberin yok tabii ! E nereden olacak ki, ben bunları derken, sen kim bilir nelerle uğraşıyordun kim bilir !? En azından radyo ney dinliyordundur !
Neyse, işte bunları demişim bir zamanlar :
“Sırf yeterli gıda elde edemedikleri için her gün yirmi dört bin kişi ölüyor. Uluslararası sermaye, Asya’daki sağlıksız küçük imalathanelerde, insanları nerede ise köle statüsünde ve insanlık dışı şartlar altında çalıştırıyorlar. Petrol şirketleri tam bir umursamazlık içerisinde, yağmur ormanları nehirlerine zehir akıtarak, insan, hayvan ve bitkileri öldürüyor, eski kültürleri yok ediyorlar. İlaç endüstrisi, milyonlarca HIV hastası Afrikalı’dan hayat kurtarıcı ilaçları esirgiyor. Dünyanın en gelişmiş ülkesi kabul edilen ABD’de bile on iki milyon aile bir sonraki yemeğini nasıl temin edeceğini düşünüyor. Dünya nüfusunun en zengin ülkelerde yaşayan beşte birinin gelirinin en fakir beşte birindekilere oranı 1995’de 74’de 1’e çıktı. Dünya nüfusunun yarıdan fazlasının günlük kazancı iki dolardan az. Bir üçüncü dünya ülkesindeki özel mülkiyetin ve parasal kaynakların % 70 ila % 90’ı, o ülke nüfusunun % 1’inin elinde. Amerika Birleşik Devletleri, Irak’taki savaşı sürdürmek için 87 milyar dolar (ki bu gün bu rakam 200 milyar dolarlara ulaşmıştır) Birleşmiş Milletler bunun yarısı kadar bir para ile yeryüzündeki her kişiye temiz su (ki Birleşmiş Milletler Örgütü, iki milyar insanın sağlıklı su bulamadıklarını yeni açıkladı), yeterli beslenme, gerekli sağlık koşulları ve temel eğitim sağlanabileceğini tahmin ediyor... Bu sistem neredeyse Tanrı kelamı haline gelmiş bir kavram tarafından besleniyor : Ekonomik büyümenin tüm insanlık için yararlı olduğu ve büyüme ne kadar fazla ise yararlarının da o kadar yaygın olacağı düşüncesi. Bu inancın bir de sonucu var : Kenarlarda doğanlar sömürülmeye açık iken, ekonomik büyümenin ateşini karıştıranlar yüceltilip ödüllendirilmeli. Bir çok ülkede ekonomik büyümenin nüfusun sadece küçük bir kısmına yaradığı, çoğunluk için ise giderek daha ümitsizleşen şartlara neden olduğunu biliyoruz. Kişiler aç gözlülüklerinden ötürü ödüllendirildikçe, aç gözlülük baştan çıkarıcı bir hal alır. Dünya kaynaklarının oburca tüketimini nerede ise azizlik mertebesine çıkarttığımız, çocuklarımıza dengesiz hayatlar süren insanları örnek almalarını öğrettiğimiz ve nüfusun büyük bir kısmını seçkin bir azınlığa köle gibi tanımladığımız zaman bela arıyoruz demektir.”
Bu sözler ve veriler, ömrü boyunca uluslar arası sermayenin tetikçisi olarak, en yüksek (!) finans organizasyonlarının başında çok önemli makamlar ve görevler üstlenmiş ABD vatandaşı bir ekonomiste, John Perkins’e ait.
Bu tespitlere bir gerçeği daha ilave edelim : İnsanlığın yaşadığı iki dünya savaşı utançlarında ölenlerin adedi, daha sonra –adı dünya savaşı olmayan- gırtlaklaşmalarda ölen insanların adedinden çok daha az. Bu tabloya çok daha korkunç, çok daha çarpıcı istatistikler ve fotoğraflar eklemek mümkün.
Bu tespitlere bir gerçeği daha ilave edelim : İnsanlığın yaşadığı iki dünya savaşı utançlarında ölenlerin adedi, daha sonra –adı dünya savaşı olmayan- gırtlaklaşmalarda ölen insanların adedinden çok daha az. Bu tabloya çok daha korkunç, çok daha çarpıcı istatistikler ve fotoğraflar eklemek mümkün.
İşte bu koşullar karşısında, Birleşmiş Milletler Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından, dünyanın çok gelişmiş, gelişmekte olan ve az gelişmiş olarak nitelendirilen ülkelerin bir çoğunu kapsayan geniş alanlı ve güncel bilimsel araştırmasından çıkan sonuçta şaşırmamak gerekir : Bugün dünyamızda yaşayan insanların % 60’ının ruh sağlıkları bozuktur ; geri kalan % 40’ın % 20’si klinik tedaviye ihtiyaç gösterecek durumdadır ve son % 20’lik dilimde kalanların ise, çeşitli nedenlerle (ekonomik, sosyal sıkıntılar v.b.) psikolojik yardıma / desteğe ihtiyaçları bulunmaktadır.
Bütün bu gerçekler karşısında, belki kaba ama gerçekçi bir ifade ile, insanlığın (hepimizin) çıldırdığımızı gösteren bu tablolardan iki temel sonuca ulaşabiliriz kanaatindeyim : İnsan denilen mahluk ya var oluşundan beri özü / hamuru / mayası bozuk, evrensel ölçeklere göre sakat bir yaratıktır veya bu tablo, “insan”ın evrenden, evrensel hukuktan, kendi özünden kopmasının, evrene yabancılaşarak yaşamaya çalışmasının bir sonucudur. Birinci sonucu kabul ediyorsak, yapacak bir şey yoktur ; “evren”in zaten çürük parçasını er veya geç temizleyip kendini arındıracağını düşünerek, “günümüzü gün etmek”, “ölümsüzlüğümüzü öbür dünyaya havale etmek”, “kıyamet gününü beklemek” gibi kavramlardan birine sığınıp, yaşantımızı tüketmeye devam edebiliriz. İkinci sonucu kabul ediyorsak, o zaman bir gün kendi özümüze tekrar dönebilme umudumuz da var demektir.”
Valla “yazanın eline sağlık, pek güzel yazmış doğrusu” ! Bence artık bunların üzerine bu bölümde başka bir şey yazmak gereksiz olur ! Hele o “final” kısmı da müthiş olmuş yani ! Adamın sorguladığını ciddiye almamız lazım Çekirge !
(Ne sırıtıyorsun öyle tip tip bakayım !? Sen bir Çekirge olarak bilmeyebilirsin ama, insan kısmısı bazen böyle kendi yazdığını da beğenebilir ! Ayrıca, şimdi tekrar okudum, gayet güzel yazmışım işte ! Ne var ki bunda, ‘elime sağlık !’)
(Devamı gelecek yazıda ...)
(Devamı gelecek yazıda ...)







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder